Tarihi Belgeler ve Dönüşümlü Başkanlık

0
83

Kıbrıs sorununda müzakere süreci ilerliyor. Konuyla ilgili bütün tarafların ortak noktası bu kez gerçek bir ilerleme kaydedildiği yönünde.

Eğer her şey yolunda gider ve mülkiyet, toprak, başkanlık gibi konular uzlaşıya bağlanırsa, garantiler konusunda sorun yaşanmayacağına dair bir inanç var.

Şüphesiz ki bu inanç, özellikle Türkiye tarafının en son AKEL üzerinden bizzat Rum tarafına verdiği ve her vesileyle tekrarladığı pozitif mesajlarla pekişiyor.

Türkiye tarafı her zamankinden fraklı olarak "garantilerden asla vazgeçmeyiz" söylemini terketmiş görünüyor. Bunun yerine "garantiler konuşulabilir" diyerek bir müzakere kapısı açıyor.

Türkiye açısından garanti anlaşmalarının gelinen aşamada hayatiyetini kaybettiğini düşünüyorum.

Zira Türkiye, somut gücü ve adadaki gerek su projesi, gerekse nüfus yapısıyla varlığı nedeniyle 1974 öncesinden çok daha kazançlı durumda.

Garantiler konusu daha çok Kıbrıslı Türkler için duygusal bir hal almış durumda. Zira Kıbrıslı Türkler garanti anlaşmalarını olası bir anlaşmazlık durumunda Türkiye'nin askeri gücü dahil adaya müdahalesini sağlayacak bir anlaşma olarak görüyor.

Aynı şekilde Kıbrıslı Rumlar da garanti anlaşmalarını Türkiye'nin adaya müdahale zemini olarak gördüklerinden bunu aynı duygusallıkla reddediyor.

Ama aslında anlaşma tam olarak bu anlama gelmiyor.

Anlaşmanın 2. maddesini birlikte okuyalım…

"…Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler…"

Şimdi, Türkiye'nin adaya müdahalesinde dayandığı 3. maddeyi de okuyalım;

"…Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler…"

Bu maddeye dayalı müdahale aslında 2. maddeden dolayı BM ve Avrupa Konseyi tarafından kabul edilmeyerek "işgal" olarak tanınıyor. Yoksa bugüne kadar adadaki fiili durumun sorumlusu olarak Türkiye görülmez ve maddi, manevi, cezaya maruz bırakılmazdı. Türkiye de bu durumu kabul edip, bu cezalarını ödemezdi.

Bugüne kadar yazılı tarihte belgelenmemekle birlikte, Türkiye'nin adaya müdahalesinin arkasındaki gücün  ABD ve NATO olduğu malum bir bilgi olarak yerini almıştır.

ABD'nin Türkiye'nin adaya müdahale etmeyeceği konusunda güvence vererek, Yunan cuntasını Makarios'a darbe yapılması konusunda ikna ettiği dönem birbiriyle paralellik taşıyor.

Aşağıdaki belge Mayıs 1974'de bizzat dönemin ABD Başkanı Henry Kissinger imzasıyla "final cure" (nihai tedavi) başlığı ile Kıbrıs'taki ABD Elçiliği'ne gönderilen ve Makarios'un devrilmesini emreden çok gizli belgedir.

Bu belge aynı zamanda, kararın Milli Güvenlik Konseyi kararı olduğunu söyleyerek verilecek direktiflerin izlenmesini emrediyor.

Makarios'a düzenlenen darbenin şifresinin "Alexandros Hastaneye Kaldırıldı" olduğu zaten  kaynaklarda yazıyor. "Nihai tedavi" denilenin de aslında Yunan Genel Kurmay Başkanı'nın temel isteği olan ama başarısız kalınan Makarios'un öldürülmesi olduğu anlaşılıyor.
 

Bir başka belge de NATO'nun Temmuz 1974'de NATO Genel Sekreteri Joseph Luns imzasıyla Savunma Bakanlığı'na gönderilen yazı.

Burada, ABD Başkanı Henry Kissinger’in Siyasi İşler Müsteşar Yardımcılığı görevini yürüten Joseph J. Sisco'nun ziyaretinde Kıbrıs sorununu bitirmek konusunda karar üretildiğini ve Türk ordusunun adaya çıkarma yapmasıyla Makarios'un devrilmesini destekledikleri anlatılıyor.

Bu belgeler ABD ve NATO'nun Yunanistan ve Türkiye'nin aslında yapmak istediği ama çekindiği konularda birbirlerinden habersiz şekilde onları desteklemesini ve aslında adanın bölünmesini göze alarak bunu yaptığının kanıtı olarak ortaya çıkıyor.

Şüphesiz ki, bu belgeler çok daha derin şekilde yorumlanabilir ancak buraya taşınmalarındaki amaç bugünün daha sağlıklı değerlendirilmesine katkı sağlamasıdır.

Kıbrıs birçok ülkenin çıkarlarının zaman zaman çatıştığı, zaman zaman ortaklaştığı bir konumda.

O yüzden Kıbrıs'ta adanın birleştirilmesinin şimdi birçok kesimin ortak çıkarı dahilinde olduğu aşikar. Ama bu anlaşma pazarlıklarında tam da bu yüzden, toprak yüzdelikleri değil, adada oluşacak devleti yönetmeye talip Kıbrıslı Türkler'e bu yönetimde gerçek yer sağlayacak kazanımlar elde edilmesi önemli.

Adanın Kuzey yarısının tamamının sahibi olan Kıbrıslı Türkler yıllarca Kıbrıslı Rumlar'a adanın yarısını yasaklamasına rağmen kendi egemenliklerini kuramadılar.

Bugün en hayati ihtiyaç olan su konusunda işletme ve yönetimde doğal hakkını almak için müzakere etmek zorunda kalıyor, devlet mekanizmasını işletemiyor ve son sözü söyleyemiyorsa, bu yönetimdeki erk yetersizliğindendir.

O yüzden yeni kurulacak devlete azınlık ve çoğunluk mantığında iştirak etmek yerine, doğal gaz ve su gibi stratejik zenginliklerin önemli bir adresi olacak Kıbrıs'ı, dönüşümlü başkanlık sistemi üzerinden yönetmeye talip olunmasını, toprak verilmesinden çok daha önemli görüyorum.

Toprak ve mülkiyet konuları maddi kazanımlarla  değişkenlik sağlayabilecek konular. Ama yönetme hakkı doğrudan para verip alabileceğiniz bir şey değil.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here