Seçim halüsinasyonları

0
139

Türkiye ve Kıbrıs gibi ‘hibrit siyasi sistemlerin’ en büyük noksanı nedir? Bu sorunun tek bir cevabı var, o da ‘muhalefet’ denilen, bizim memleketlerimizde ‘cism-i münevver’ olarak algılanan sosyopolitik olgu.

İlkin bir noktanın altını çizelim. ‘Hibritsistem’den kastımız batı tipi kapitalist-burjuva demokrasi ile ‘3. Dünya’ olarak tabir edilen sistemde karşımıza çıkan ‘otarşizm’ örneklerinin arasında duran siyasi sitemdir. Hibrit sistem her iki sistemin bazı özelliklerini ödünç alır. Bu sistemde seçimlere rastlanır. Ancak bu seçimler sistemin ana kıstaslarını değiştirecek, demokratik bir iktidar değişikliğini sağlayacak nitelikte değildir. Böylesi bir sistemde muhalefet, rejimin meşruluğunu sağlamaktan başka bir işe yaramaz. Seçim sisteminin kendisi adil değildir. İktidarı elinde tutan seçim zaferini seçimler başlamadan evvel bir şekilde garantiye almıştır. Hibrit sistem ile ilgili daha ayrıntılı bilgiye sahip olmak isteyen okuyucular Ocak ayında ELİAMEP Araştırmalar Merkezi’nden İngilizce olarak yayınlanmış olan akademik yazımıza başvurabilirler.

Kısa yazımızın başlangıcını hibrit sisteme atıfla gerçekleştirmemizin ana nedeni Türkiye ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki seçim süreçleri. Hepimizin malumu olduğu üzere 19 Nisan’da ve Haziran ayında her iki ülkede de kritik bir seçim süreci bizleri beklemekte. Her iki ülkede de halihazırda iktidarı elinde tutan odaklar yeni seçimlerde zafere yakın bir konumda katılıyorlar. Gerek Türkiye gerekse de Kıbrıs’ın kuzeyi, 1980 cuntasının eseri olan ‘hibritsistemler’le yönetiliyorlar. Halihazırda her iki toplumda da tam demokratik-burjuva rejimi tesis edilmiş değil. Her iki durumda da ‘tam otarşik’ bir sistemden bahsetmemiz elbette mümkün değil. Hem Kıbrıs hem de Türkiye siyasi anlamda Batı ile Doğu arasında sıkışmışlığın sancıları ile yüz yüze.

‘Hibritsistem’e vurgumuz okuyucumuz tarafından belirgin bir şekilde kanıksandığında, Nisan ve Haziran seçimleri ile ilgili ‘umutsuzluğumuz’ kolayca anlaşılabilir. Basite indirgeyecek olursak, kişisel kanımız odur ki karşı karşıya olduğumuz seçim süreci mevcut sistemleri meşrulaştırmaktan başka bir rol oynayacak durumda değildir. Bu noktada en büyük noksan muhalefet cephesinde gözlemlenmektedir. Kıbrıs’ın kuzeyinde ve Türkiye’de muhalefet adına iktidara talip olanlar toplum kesimlerinin kendilerinden bekledikleri ödevleri yerine getirecek durumda değillerdir. Uzun ömürlü bir iktidarın sonunu getirme şiarı ile yola çıkan muhalefet nüvelerinin seçim stratejilerinin iki ana çıkış noktası vardır. Siyasi sistemi tümden sorgulama ve ekonomik düzene (sınıfsal statükoya) kafa tutmak. Bugün Türkiye’de ve Kıbrıs’ın kuzeyinde bu işlevi yerine getirecek siyasal aktörler mevcut değildir.

Yukarıda altını çizdiğimiz sorunsalı birkaç örnekle açıklamaya çalışalım. Kıbrıs’ın kuzeyindeki seçimlere iddialı bir şekilde hazırlanan iki ‘outsider’ aday söz konusu: Mustafa Akıncı ve Kudret Özersay. Sözü uzatmadan hemen soralım: Bu iki adayın siyasi sistemin genelini sorgulamak ve sınıfsal-ekonomik statükoya kafa tutmak gibi bir dertleri var mıdır? Seçim sürecinde gerek Akıncı’nın gerekse de değerli dost Özersay’ın ‘1983 yılında cunta tarafından başımıza çorap örülen KKTC sistemi çökmüştür’ dediğini kimsemiz işitti mi? Her iki adayın da ‘adanın kuzeyinde mafyaya, fuhuşa, kirli paraya ve ganimet kültürüne dayanan ekonomik-sınıfsal sistemi’ sorguladığını gördünüz mü? Reel düzeyde, iki adayın ‘Rumlarla ortaklığı deneriz, olmadı kuzeyde yeni bir sistemin tesisi projesini gündemimize alırız’ türünden bir açılım gerçekleştirdiğine tanık oldunuz mu?

Yukarıdaki sorunsal, son günlerde Türkiye’de ‘dalga dalga’ yayılan ‘HDP’ olgusu için de geçerli olduğunun altını çizelim. Siyasal anlamda bu parti seçmenlerine ve özellikle ülkenin batısına,Türkiye nüfusunun bir kısmının gündeminde olan ‘demokratik özerklik’ projesinin ötesinde genel bir siyasal vizyon sunamamaktadır. Türkiye’nin geneli tarafından kanıksanmadıkça ‘demokratik özerklik’ projesinin tutarlılığından bahsetmek mümkün müdür? Dahası, cunta anayasası tarafından yönetilen bir ülkenin çarpık sosyal-sınıfsal yapısına (özellikle Kürdistan’daki feodal kalıntılara) tümden bir eleştiri yöneltmeden farklı bir iktidar ukdesi toplumun gündemine getirilebilir mi?

Yukarıda, genel hatları ile betimlemeye çalıştığımız sorunsal nedeniyle Nisan ve Haziran seçimleri sathında hiç umutlu olmadığımızı vurgulamak durumundayız. Dahası, Türkiye özelinde, Haziran seçimleri türlü tehlikelere işaret etmektedir. HDP’nin baraj altında kalması ülkenin genelini bir iç savaş ortamına sürükleyebilir. Hükümetin sendemeleri, yanılsamaları devam ederse Türkiye’de siyasal ibre tekrardan hibret sistemden otarşizme dönebilir.  Bu tehlikeli durumdan tek çıkış noktası toplumun hareketlenmesi, siyasal açıdan üstündeki ölü toprağı atmasıdır. Ankara’nın hoşuna gitmese de, Türkiye bu yöndeki ilk adımları (bebek emeklemesini) Gezi sürecinde attı. Tıpkı 2002 seçimlerinde bu yönde kararlı adımların atıldığı gibi. Başta belirttiğimiz üzere, vakit siyasal ve sosyal(sınıfsal) statükoyu sorgulama vaktidir. Haydi iş başına, çok geç olmadan…