Pembe BEHÇETOĞULLARI Toplumsal Hallerimizi Yazdı: “Canımız Samimiyet Krizimiz”

0
168
Pembe BEHÇETOĞULLARI Toplumsal Hallerimizi Yazdı:

Herkes birbirine ‘canım’ der burda; işyerinde, arkadaşlar arasında, bazen bir devlet dairesine gittiğinizde… Yani illa da canım değil, türevi sevgi sözcükleri. Mesela telekomünikasyon dairesine gittiniz, bir işinizi göreceksiniz, ‘söyle abam’ diyebilir çalışan size –ki benim başıma geldi bu! Ya da her aklıma geldiğinde beni güldüren, gerçek bir hikaye dinlemiştim (arkadaşım Yetin Arslan anlatmıştı): KKTC polisi bir eve bir nedenle (nedeni tam olarak hatırımda değil) baskın düzenler ve içeridekilere kendini şöyle tanıtır: “KKTC polisidir abim”! Hepsi çok sempatik geliyor, değil mi?; hepsinde bir buraya özgülük var.

28 Temmuz genel seçimlerinden önce bir süpermarkette alışveriş yapıyorum; alışveriş yaparken, kulağıma şu cümleler çalınıyor: “Söz verdim gendine. İlaç işlerimi halledecek… Benim aylık ilaç masrafım 550 TL.”. Konuşanları merak ettim, baktım iki erkek… Duyabilmek için biraz duraksadım, konuşan kişi benim bakışımdan rahatsız olabilecek mesafedeydi, kim duyuyor, kim duymuyor, hiç umursamadı. O kadar meşruydu söyledikleri… İlaçları çok pahalıydı ve her ay bu ilaçları bedava alma karşılığında muhtemelen, oyunu her kimseydi o kişi ve partisi, ona verecekti. Ve bunu uluorta anlatıyordu.

Garip bir toplumuz biz. Anlamaya çalıştıkça kaygan bir zemindeymiş hissi veren!

Herkes herkese aynı mesafeden bakıyor sanki… Yakın yok, uzak yok. Yakın da ‘canım’, uzak da ‘canım’! Polis abimiz, çalışan ablamız; oylar uluorta satılıp alınabiliyor, bunun konuşmaları uluorta yapılabiliyor. Utanılacak bir şey yok. Normal!

Bu toplumun kendine tutabileceği bir aynası yok. Aynanız yoksa, baktığınız zaman kendinizi ve ötekinden farkınızı, ötekinin de sizden farkını görebileceğiniz bir aynanız yoksa, ‘siz oluşamıyorsunuz’ demektir. Eğer ‘tekliğinizi’ kuramıyor ve kendinizle yüzleşemiyorsanız da, başkasına adil olamazsınız. Bütün adaleti kendinize istersiniz! Öylesine amorf bir sistem içindeyizdir ki, öylesine haksızlıklar altında kavrulduk ki,  ne kadar istersek o kadarı da hakkımız olmalı; ne söylersek söyleyelim, kimse bizi söylediklerimizden ‘sorumlu tutmamalı’…

Sistem öylesine bozuk ki, biz ne yaparsak yapalım, bu ayna’da ‘sandığımızdan daha iyi görünüyoruz’; çünkü aynada bizim gibi çok insan görüyoruz. Kalabalığın içinden seçiyoruz yüzümüzü; ötekilerin yüzlerine benziyor!
Tabii ki bir genelleme yapıyorum; bu kadar genelleyici bir iddianın, içinde farklı olanları otomatik olarak dışlayacağı da malum. Ancak benim sözünü etmeye ve anlamaya çalıştığım şey, toplumsal halet-i ruhiyemiz. 

Konuyu yakınlarda yaşanan ve hepimizin pek iyi bildiği bir örnekten giderek açayım. TOMA açıklamaları gündeme, Kıbrıslı Türklerin çaresizliği söylemiyle birlikte düştüğünde, birdenbire facebook TOMA özdeyişleri cennetine dönüştü. Espriliydi birçoğu… İçinde kuşkusuz CTP alerjisini de taşıyordu bu esprili statüler, toplum olarak güçsüzlüğümüzün, iktidarsızlığımızın ‘kabülü’nü de. Günlük hayattaki konuşmaların tonunda da bu güçsüzlük dili çok yaygın-dı. Bunda da şaşılacak birşey yok elbette… Kararlarını kendi alamayan, bağımlılığın ipini boynunda hisseden, dünyayı içinde sıkıştığı bir yer olarak deneyimleyen bir ülke parçasında yaşayan bizler için bunda şaşılacak birşey olmayabilir. TOMA gelecek dedilerse, gelecekti; bir yanda müthiş bir ‘güçsüzlük’ söylemi, öte yanda ise iktidardaki ‘sol’ partiden bunu iptal ettirmesini talep etmek ama neredeyse yapamayacağından emin bir şekilde! Dolayısıyla herşeyin espriye havale edilmesi –ve kendi hayatımızla aramıza giren koca bir mesafe…

Sonra ne oldu? Garip bir şey oldu. Alışkın olmadığımız bir şey… Ve TOMA buraya gelmedi. CTP (koalisyon hükümeti) bu iktidarsızlık oyununun bir halkacığını kırdı. Ama sanal alemde TOMA’nın geleceğinden ve bizim CTP-DP hükümetinin temsil ettiği şekliyle iktidarsızlığımızdan emin ve neredeyse bundan ‘keyif’ alan statüler silinirken, yeni duruma göre alınan konumlanışlarda bir bocalama oldu sanki. Yerine ne gelebilirdi? Bir parça umut belki? Başka bir halkacığın daha kırılacağına dair bir inanç ve buna katkı yapma arzusu? Takdir? Kısası, TOMA’nın gelme ihtimalinin verdiği itirazın arkasına gizlenmiş ‘mağduriyetimi seviyor ve ona sahip çıkıyorum’ sesi yerinden oldu bu halkacığın kırılmasıyla belki ama yerine de ‘mağdur değilim, olmayacağım’ ve bu gidişatı değiştirecek ‘sorumluluğu’ üstleniyorum sesi gelmedi.

İşte adına samimiyet krizi dediğim şey bu; canım dediği aslında canı değil, sadece öğlen arasından işe geç döndüğünde arkasını kollayacak iş arkadaşı. Kucakladığı mağduriyetini kucağından indirirse o ergen büyüyecek ve mağduriyetinden, bağımlılığına yeterince karşı duramayışından ‘az da olsa’ sorumlu olacak. Sistem düzelirse, herkes kendi eyleminden de sorumlu olacak; ‘napayım, herkes torpilinan işe girer, babam da gonuştu bilmem kiminan’ deme lüksünü kaybedecek.

Kendine kıvrılamayan, yani akşam işten, okuldan ya da bir arkadaş ziyaretinden eve dönerken koltuğunun altına sıkıştırdığı dergilerle evine varıp da, ya yemekten sonra ya da bir ara, dizlerini kıvırıp bir kanepede kendine dönemeyen insanların orta-sınıf dünyasında, evlerimize doldurduğumuz aynalara rağmen, gözümüz hep dışarda… Kim ne diyor, ne yapıyor, nasıl yaşıyor, ne alıyor –kendine, kendi yakınına temas edemeyen, uzağıyla mesafesini de kaybeder; uzak yakın, yakın uzak olur o zaman. Yakını, içi uzaktadır, bu nedenle tatmini yoktur metrekareler içinde. Kendine baktığı, kendini gördüğü bir aynadan yoksun, samimiyet sandığı şeyin içinde boğulur. Kendini bir aynada göremeyen ise başkasına, öteki’ne bakmasını bilemez; adil olamaz; başkasına sorumluluk duyamaz; kendi eylemlerinin illa da toplumsalın sonucu değil, bazen de yaratıcısı olduğunu kavrayıp eylemlerinin, sözlerinin sorumluluğunu taşıma cesareti gösteremez… Uzakken yakına, yakınken uzağa kayar kayar gider… Gider gider, gelir. İktidarsızlığına kadeh kaldırır, mangal yakar… Böyle ‘iyidir’ aslında.

Bana öyle geliyor ki, ilişkilenme biçimlerimizden, gündelik hayatımıza, siyasete kadar birçok ilişkimizde içinde bulunduğumuz ve her yere yayılan kriz samimiyet krizidir.