Pembe BEHÇETOĞULLARI Alternatif Siyasetleri Yazdı

0
141
Pembe BEHÇETOĞULLARI Alternatif Siyasetleri Yazdı

Başkalarının Gündeminin Kuyruğundan Kopmak:
Kendi Gündemini/(Toplumsal Hayatını) Yaratmak

Sürekli ‘özgürlüğün’ diliyle karambole yuvarlanıyoruz. Şimdi de karşımıza çıkan, “insanların dinsel inançlarını gerçekleştirme” özgürlüğü.

Benim bildiğim kadarıyla bu ülkede, bu özgürlüğe hiçbir zaman bir engel konmadı; kendimi bildim bileli, hayatımın içinde dindar insanlar oldu. Mesela dedem 5 vakit namaz kılardı, ezan okurdu.

Babaannemi küçükken teravih namazına camiye ben götürürdüm; gece gözleri iyi görmezdi, yanında giderdim! Misafirlerimiz gelirdi, namaz vaktinde bir odaya geçer namazlarını kılarlardı. Annem, sağlık durumu izin verdikçe orucunu her zaman tuttu. Etrafımda gördüğüm birçok başka örnek vardı benim ailemde olduğu gibi.

Cami sıkıntısı ya da yetersizliği olduğunu sanmıyorum bu memlekette; inanan ve inancını yaşamak isteyen insanlar için camiler yeterli bildiğim kadarıyla.

Etrafımda hiçkimsenin hiçkimseye “neden oruç tutmuyorsun?” ya da “neden oruç tutuyorsun?” diye sorduğuna da hiç denk gelmedim. Daha dindar bölgeler olduğu gibi, daha az dindar bölgeler ve yaşamlar da olduğuna eminim Kuzey Kıbrıs’ta. Kısası, Kuzey Kıbrıs’ta “inanç özgürlüğü”nün gerçekleştirilmesine ilişkin hakiki bir engelle, ne mekansal yetersizlik ne de “mahalle baskısı” gibi bir sebeple karşılaşıldığını hiç işitmedim.

Dolayısıyla AKP hükümetinin geçmiş KKTC hükümeti zamanında aldırdığı, cami, külliye, ilahiyat koleji yaptırmak gibi kararların, inanç özgürlüğü ile hiçbir alakası olmadığını söylememe gerek yok herhalde. Bunu herkes zaten biliyor. AKP yetkilileri de, Kuzey Kıbrıs’taki halk ve yöneticiler de. Kimsenin kimseyi tersine inandırabileceği bir ‘oyun’ değil bu! Herşey fazlasıyla ortada; hatta o kadar ortada ki, AKP yetkilileri Kıbrıslı Türklerin ‘müslümanlıklarının eksikliğine’ ilişkin tespitleriyle zaten bunu gizlemeye dahi çalışmıyorlar.

Öte yandan, memleketteki herkes bu gelişmelerden rahatsız ama kimse bu süreci değiştirecek, dönüştürecek gücü kendinde bulamıyor. KKTC Başbakanı, İlahiyat kolejinin açılışına gidiyor; yarın külliyeninkine de gidecek muhtemelen, ve 3, 5 yıl sonra iktidardaki hükümetin başbakanı da şu ‘gurur kaynağımız’ olacak olan muhteşem camininkine de gidecek. Yüzde 99.99999 ihtimalle… Çünkü AKP son sürat politika üretiyor Kuzey Kıbrıs için; az müslüman gördüğü Kıbrıs Türkü’nü müslümanlaştıracak, son derece kararlı! Bir yandan bu müslümanlaştırma çalışmaları sürerken, öte yandan da neo-liberal dayatmalarıyla dayanak noktalarımızı ortadan kaldıracak.

Bu konuda da kararlı!

Peki herşey bu kadar ortadayken, analiz böylesine netken (netse), birilerinin bunu ‘işte böyle’ deyip açıklamasına ihtiyaç duymayacağımız kadar sarihken herşey, neden bir ‘alternatif’ üretilemiyor siyaset sahnesinde?

Tabii ki bunun bir tane nedeni yok; birbiriyle ilişkili birçok parametrenin kompleks bir ‘duygusal olarak çaresiz’ coğrafya/ve/Kıbrıslı yarattığı ortada! Bir kere öncelikle ağır bir bağımlılık ilişkisi var Türkiye ile aramızda; ancak bu bağımlılık ilişkisinin ‘gerçekliğini’ (aldığımızı, verdiğimizi, üretebilecekken ithal ettiğimizi, ihraç edebilecekken çürüttüğümüzü, vs.) çözümleyen ve önümüze seren kapsayıcı bir çalışma yok! Bunun yerine pratiğimiz geçiyor; ‘para gelmedi’ diye maaşların ödenemediği zamanlar en önemli pratiklerimizden biri! Peki de, bu bağımlılık ilişkisi ne kadar ‘reel’? Mesela besinlerimizin bir kısmını, örneğin sebzelerimizi kendi ülkemizde yetiştirdiğimiz sebzelerden karşılarsak, buna ilişkin bir politika üretirsek, bu bağımlılık ilişkisi içinde bir gevşeme, bir rahatlama yaratamaz mıyız? Ekonomiden, belli bir ‘pembece’ mantığın ötesinde pek anlamadığım için, buna ilişkin yasal değişiklikler ve prosedürel sıkıntılar neler olabilir ya da böyle birşey, hakikaten benim dediğim ve umduğum gibi bir rahatlama sağlar mı, bunu ekonomik terimler ve rakamlarla bilemiyor ve söyleyemiyorum… Ama bu ve benzeri politikalarla, üzerimize dar gelen bu giysiyi orasından burasından yırtmak mümkün olamaz mı? Mümkün olmaması mümkün gelmiyor bana!

Demek ki karşı karşıya olduğumuz mesele belli: Bu bağımlılık ilişkisini mutlaka sınırlamak ve bu iradeyi göstermek! Ve/fakat CTP-DP hükümetinin buna tek başına gücünün yetmeyeceği ortada. Bu nedenle hükümet, içine gömüldüğü odaların, her gün görüş teatisi etmeye alıştığı insanların dışına çıkmalı ve ‘nasıl bir ekonomik politika’ ve ‘nasıl bir toplumsal örgü’ sorusuna kapsamlı bir çerçeve oluşturabileceği bir çalışma başlatmalı; sendikalar, STÖ’ler, meslek odaları, ve daha başka ilgili örgütlerle irili ufaklı çalıştaylar yapılmalı ve bu tür sorulara yanıt oluşturabilecek çerçeveler diyalog içinde geliştirilebilmelidir.

İkinci ama en az yukarıda sözünü ettiğim konu kadar önemli başka bir mesele de, Kuzey Kıbrıs’taki sol’un sesini kursağına tıkayan söylemsel bariyerle ilgili! Burada ‘Türkiye ne isterse o olur’ inancı bir yana, başka bir ‘hassas nokta’ daha var bu hikayede karşı-görüşte olanların bir argüman öne sürmelerini engelleyen ve elini kolunu bağlayan. Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan, bu ülkeyi yurt bilen ‘Türkiye göçmeni’ Kıbrıslı Türklerin (ister Türkiye’de doğmuş ve buraya göç etmiş olsun, isterse burada doğmuş olsun) TC Elçiliği’nin temsil ettiği yurtdışında yaşayan Türkiyeliler değil, KKTC hükümetinin temsil ettiği yurttaşlar olduğunun altının çizilmesi ve bu yurttaşlarla değişik düzlemlerde diyaloğun tesis edilmesi gerekir. Yani AKP iktidarının, Kıbrıslı Türklere ve Kıbrıslı Türkler’in yurt edindiği bu ülkeye dair hayallerini, Türkiye göçmeni Kıbrıslı Türkleri bahane ederek ortaya sermesini geçersiz kılacak bir hegemonya mücadelesi ‘çalışılmalı’. Başka bir deyişle, cami,  kur’an kursu ya da ilahiyat koleji isteyen kitle bu kitle ise, ya da bu tür projeler bu kitle işaret edilerek meşrulaştırılıyorsa, bu meşruyiet zeminini çatlatacak bir ‘yurttaşlık politikası’ sadece kağıt üstünde değil, pratikte de ortaya konmalı.

KKTC hükümeti şunu açıkça kendi yurttaşına da TC Elçiliği’ne de beyan edebilmeli: “Bu benim yurttaşımdır, ihtiyaçları ile ilgilenecek merci de benim hükümetimdir”. Bu aktif yurttaşlık politikaları, ancak tabandaki ihtiyaçlarla birlikte geliştirilebilir ve eminim ki bu ihityaçlar cami ve kuran kurslarıyla sınırlı değil. Bu tür politikalar için ise, belki köyler, mahalleler yaratıcı projelere ev sahipliği yapabilir; örneğin çevre projeleri, pasif enerji projeleri, toplumsal cinsiyet projeleri, spor ve sağlıklı yaşam projeleri vs… (proje kelimesi yerine arzu eden başka bir kelime koyabilir).

Ve bu yazıda sonuncu olarak değineceğim nokta ise şu; bağımlı olduğumuz ve bizi sürekli ‘yok sayan’ bu gücün, öfkelerimizi ve içerlemelerimizi olduğu kadar, ‘dilsel’ yakınlıktan tutun da, tarihsel mirasımızdaki ortaklıklar, paylaştığımız şarkılar ve karışmış aileler gibi bir takım sebeplerle yakın da durduğumuz bir ülkeden geldiğini aklımızda tutmalıyız. Yani, hem bizden çok güçlü ve çok hızlı hareket eden bir AKP ile karşı karşıyayız ve ona, onun uyguladığı yöntemlerle yanıt üretmemiz çok zor (çünkü güçlerimiz eşit değil); hem de belli bir yakınlık duygusu, ve onun dışında da, belki geleceğe dair ‘barış’ umuduna çok güvenemediğimizden bu bağımlılık bizlere kendi mücadelemizle ‘kopmaz’ görünüyor; bu nedenle de ona açıktan ‘gölge etme’ deme ihtimalimiz çok, çok düşük!

O zaman ihtiyacımız olan toplumsal ‘özgüven’ ve ‘haysiyete’ bizi götürecek olan mücadele, son sürat ve hep ileri giden, hep meydan okuyan bir mücadele olamaz! En azından mantıken… İhtiyacımız olan şey, bir yengeç gibi yan yan giderken, arada ileri adımlar atabilmektir. AKP’nin dayatmalarına yanıt üretmek, açılışa gittin’di gitmedin’di tartışmalarına gömülmek yerine, yengeç adımlarıyla kendi gündemini ve bu gündeme dair siyasaları oluşturmak bana göre tek çaremiz. ‘Kendi kararlarını verebilen’ bir toplum olma meselesi ise canımızı acıtan, hükümetin buna ilişkin politikalar üretmeye ve bunu kitleselleştirmeye, toplumla paylaşmaya başlaması gerekir..

En azından hükümetteki, kendisine ‘sol’ diyen partinin…