‘Kamu’yu da Ombudsman yerine TC’li şirketler denetlesin…

0
217

Eskiden, manşetlerde “skandal” sözcüğünü sıkça görmek mümkün değildi…

Kelimenin; ürperten bir ağırlığı, korkutan bir ciddiyeti ve sarsıcı bir vurgusu vardı…

Haberin, toplum vicdanında yarattığı fırtınayı tanımlardı…

Bizim dilimizde artık “enflasyon”a uğradı… 

Artık bu sözcük, bize yaşatılanların ifade edilmesinde “yeterli” olamıyor…

Geçen hafta bu “yetersizliği” iliklerimize kadar duyumsadık…

Ombudsperson Emine Dizdarlı, kamuoyu önünde, Ulaştırma Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’na ağır ve imalı sorular sordu.

Konu ciddiydi… Rakamlar korkunçtu… TC’de iki şirkete, ihalesiz 11 milyon 225 bin dolarlık bir “iş” bağlanmıştı…

Basının bir bölümü Sayın Dizdarlı’ya “Yaşşa, arkandayız” diye gaz verirken, bir bölümü de, yetkilerini sorguluyor, kendisini “dam dingil politikaya dalmak”la suçluyor, hükümetin bir yarısını destekleyen gazetelerde “Ercan polemiği” gibi, işin ciddiyetini sulandıran başlıklar atılıyordu…

Politikacılarımız, siyasal partilerimiz de adeta “Emineciler” ve “Tahsinciler” diye ikiye ayrılmıştı…

Bu popülist ve magazinsel ortamda tabii ki, meselenin aslı buhar olup gitti…

Önce, Ombudsperson’ın davranışına bir bakalım…

Sayın Dizdarlı’nın; “önce yazı yaz, sonra yanıt al, sonra rapor hazırla ve Meclis’e ver, sonra da raporu açıkla” biçimindeki bir pasif makam sahibi olmayacağının apaçık ilanıydı bu “radikal” çıkış…

Hatta kendi alanında bir “ilk”ti…

Emine Dizdarlı; “devlet terbiyesi” içinde hapsolmuş, yasanın kendisine verdiği yetkileri bundan öncekiler gibi “harfiyen” yerine getirecek bir sıradan “kişilik” olmadığını ilan ediyordu…

Yani; gücünü aldığı yasanın sınırlarını sonuna kadar zorluyordu…

Tabii, bizim coğrafyada hükümet edenlerin “denetim”den hoşlanmadıklarını, geçmiş uygulamalardan biliyoruz.

Hükümetçi “şahin” siyasetçiler, dinozor dediğimiz eskiler, bu geleneğe teslim olabilirler…

Ama siyasette kendilerini reformcu, yeni, genç olarak niteleyenler, Sayın Dizdarlı’nın davranışından “gocunmak” yerine, derhal Ombudsperson Yasası’nı rezive etmeyi ve “yetki”lerini artırmayı düşünmelidirler…

Bu görev, özellikle CTP’nin genç kadrolarına düşmektedir. Eğer UBP’den bir “fark”ları varsa, bunu topluma göstersinler…

Bu olayın diğer “boyut”larına gelince… Diyelim ki Tahsin Bey, Ercan’ın “denetim” işini TC’li iki firmaya verirken gayet iyi niyetliydi… Diyelim ki bu iki firma, tertemiz bir geçmişe ve tecrübeye sahipti… Hiç “korunmadı”lar ve alacakları para da “annelerinin ak sütü gibi helal” bir para olacak…

Gene de; Ulaştırma Bakanı olarak Tahsin Ertuğruloğlu, kocaman bir yanlış yapmıştır, bu “icraat”ta en hafif deyimi ile başarısızdır, çuvallamıştır ve bunun bir “siyasi” karşılığı olmalıdır…

Yalnız Tahsin Bey değil, Bakanlar Kurulu üyeleri de, Başbakan da Tahsin Bey kadar bu olayda sorumluluk sahibidirler… 

Bakanlar Kurulu üyeleri “milyon dolarlık” ihalesiz bir iş için imzayı bu kadar kolay atıyorlarsa, onlara “acemi” mi diyelim, yoksa “işbilmez” mi, yoksa ne? 

Böyle bir denetim için; TC’li devlet kurumları geçmişte “hibe” şeklinde yardım yapmışken, bugün neden bu yola başvurulmuyor diye bir Allahın CTP’lisi Bakanlar Kurulu’nda sormadı mı?

Ve daha vahim bir durum: Denetim ücretini devlet mi ödeyecek, yoksa Ercan’ı işleten T&T firması mı, o bile tam net değil…

Firma, ilk taksidi ödedikten sonra, gerisini ödemeyi reddediyor ve “mahkemeye giderim ha” diyor…

Eski UBP’li Ulaştırma Bakanı Saner, “Sözleşmede denetim ücretini şirketin ödeyeceği yazılıdır.” derken T&T şirketi “Öyle bir şey yok” diyebiliyor…

Yani; bir özelleştirme yapıyoruz, Ercan’ı özel bir şirkete devrediyoruz… Ama imzaladığımız sözleşmeyi biz başka, firma başka biçimde okuyor…

Aldığımız paranın (Yüz milyon Euro) KDV’si var mıydı, yok muydu tartışmasına giriyoruz. Biz “sözleşmede var” derken, T&T şirketi “hayır yok” diyor… Konu, aylardan beridir mahkemelerde görüşülüyor…

Kısacası; bir sözleşmeyi bile doğru dürüst yapmaktan yoksun bir “idare”den söz ediyoruz…

Kendisini her türlü mal ve hizmeti “satın almaya yetkili bir tüccar” gibi hisseden, ihaleden kaçınan bir Bakanlar Kurulu’muz var…

Böyle olunca da, ortaya serilen bunca “rezillik” karşısında hükümetin “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” iddiaları havada kalıyor…  

Yurttaş, benim bu yazımda yaptığım gibi “sükûnetle” ve “iyi niyetle” idari hataların peşine düşmekten yorulunca da “beceriksiz” ve “işbilmez” diye bağırmak yerine öfkeli biçimde “yeyiciler” diye bağırıyor…

Siyasetin de, politikacının da, yeninin de, eskinin de topunu birden sıkıp sallıyor…

Bu yüzden, Emine Dizdarlı gibi, sınırları zorlayan bir “Denetçi”ye rastlayınca, ona dört elle sarılıyor…

İster misiniz, yarın Emine Dizdarlı’nın makamını iptal edip “kamunun denetimi”ni de TC’li bir özel şirkete versinler…

Bunlardan herşey beklenir…