Garabet Su Anlaşması!

0
200

Türkiye’den adaya su getirilmesi konusundaki gelişmeleri iki evreye ayırmak gerekir. İmza atılmadan önce yaşananlar ve 2 Mart, 2016 Salı günü iki Başbakan tarafından imza atıldıktan sonra yaşanacaklar diye… Çünkü imzalar atıldıktan sonra yeni bir konum ortaya çıkmıştır.

Bu yeni konumu -maksatlı ya da değil-, algılamakta zorluk çekenleri de iki gruba ayırabiliriz. Birinci gruptakiler sağcısı ve solcusuyla, bu anlaşmanın lafzına ve ruhuna uygun olarak uygulanabileceğine, ve bu yolda çalışacaklarına inananlar; ikinci gruptakilerse, imzaların atılmasıyla yeni bir konumun ortaya çıktığını anlamayıp, hâlâ, 2 Mart öncesinde yaşayarak, yeni konumda, süreci kamu yararına döndürmeye dair olanakları görmezden gelenler. Bu iki pozisyona sahip olanların halka kazandıracakları birşey yoktur.

2 Mart’ta imza edilen anlaşma sonrası durum nedir?

1. Şu andan itibaren bir yıl süreyle, TC DSİ ve KKTC Su İşleri Dairesi eliyle Türkiye’den gelen su, belediyelerin deposuna kadar taşınacak. Makul bir fiyata belediyelere satılacak. Muhtemelen m3 fiyatı 1 – 1.5 TL arasında olacak bu teslim fiyatı, belediyelerin işletme ve makul bir kazancı ile yurttaşa satılacak, tahsilatı belediyeler yapacak. Belediyeler satın aldıkları su bedelini Maliye Bakanlığı’na ödeyecek. KKTC tahsilattan TC’nin payına düşen muhtemelen m3 fiyatı 25 krş. olan meblağı, TC Hazinesine ödeyecek.

2. Altyapı tamamlanırsa, su, bu süreçte tarımsal alanlara da DSİ ve SİD eliyle ulaştırılacak.

3. 3 ay ile 1 yıllık süre içinde ihale şartnamesi hazırlanıp ihaleye çıkılacak.

4. Süreç tamamlanırsa ihaleyi alan şirket veya şirketler, antlaşmalar, ihale şartnamesi ve ihale sözleşmesi kurallarınca su işletmesini yapacaktır.
Benim “garabet su antlaşması” dediğim bu metin, son aylardaki, akıldan yoksun TC – KKTC su müzakereleri esnasında, orası burası ellenmiş ve başı sonu birbirini tutmayan bir hâl almıştır. Bir antlaşmada elzem olan, asgari dil, kavram, anlayış, vizyon ve yöntem birliğinden yoksun bu antlaşma, elbette bir garabettir ve sonu kaos olabilir. Bin yıllık imparatorluk geçmişi olan Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisi nasıl böyle bir garabet üretir varın siz düşünün!

KKTC bürokrasisinin esamesi zaten hiç okunmaz.

CTP’nin, hernekadar iyi bir süreç yönetimi olmasa da, öncülük ettiği toplumsal destekli müzakereler sonucunda, benim hava borusu dediğim birkaç kamusal kazanım sağlandı, önceki metinlere göre.

En önemli kazanımlar, Türkiye’den gelen suyun Güzelyalı Pompa İstasyonunda KKTC Devletine teslim edileceğinin kayda geçirilmesi; ikincisi, alım garantisi kapsamındaki sudan, ihale sonucu oluşacak işletmeye dâhil olmak istemeyen belediyelere de temin edilen suyun verilmesinin güvenceye alınması; ve hernekadar KKTC’nin iç sorunu olmasına karşın bu metne alınan, sürdürülebilir bir ulusal su politikasının oluşturulacağının kayda geçirilmesidir.

Yazdığım tüm yazılar ve katıldığım tüm TV programlarında ısrarla vurguladığım mesele, suyun yönetim ve işletmesinin, Kıbrıs Türk Halkının yönetsel kapasitesi ve özne olma kabiliyetini güçlendirme yönünde olması gerektiği meselesiydi.

Elbette suyun özelleştirilmesi ve tekelleşme de üzerinde ısrarla durulan önemli sorunlar idi ama, kanımca biz o noktaları tartışma aşamasına bile gelmemiştik. İlk üç versiyonda açık ve aleni olarak, son imzalanan dördüncü versiyonda ise örtük ve sinsi olarak varolan, esas defedilmesi gereken sorun, Kıbrıslı Türklerin, yerel ve genel demokratik kurumlarının, yani belediyeler ve hükümetin muhtarlık düzeyine indirgeneceği bir sürecin başlama tehlikesidir. Çünkü başka bir tarih ve başka bir coğrafyada tekelleşme ve özelleştirme tek başına yerel ve genel demokratik kurumları doğrudan hiçleştirici bir unsur olmayabilirdi. Hatta bizim özelimizde bile, iyi yönetilen süreçlerle özelleştirme ya da özel sermayenin yatırımcı gücü, ekonomi, istihdam, üretim ve sosyal gelişme yönünde pozitif etki de yapabilir. Bu çok başka bir tartışma alanıdır.

Gelelim bu aşamadan sonra yapılması gerekenlere…

1. Hükümet elini çabuk tutarak ve DSİ de motive edilerek, su en erken zamanda belediye depolarına, oradan da yurttaşlara ulaştılmalıdır.

2. Tarımsal kullanım suyu da yine, Su İşleri Dairasi ve DSİ eliyle en kısa sürede üreticilere ulaştırılmalıdır.

3. Çok acil olarak ulusal su yasası çıkarılmalı, Su İşleri Dairesi personel ve donanım olarak güçlendirilmelidir. Özerk Su Kurumu gibi fantaziler terk edilmelidir.

4.  Bir yıllık geçiş sürecinde belediyeler dağıtım şebeke ve tahsilatlarındaki kayıp kaçağı minimize ederek, sağlayacakları artı gelirlerle gerekli yatırım projelerini finanse etmeye başlamalıdırlar.

5. BESKİ derhal canlandırılmalı, belediyelerin tahsilat ve yatırım sorunlarını gidermek üzere aktif çalışmaya başlamalıdır.

6. Eğer ihale aşamasına gelinebilirse, ihalenin en avantajlı şirket olan BESKİ’ye kalması için gerekli, siyasi, yönetsel, finansal ve teknik ön hazırlıklar yapılmalıdır.

7. Tarımsal suyun üreticilere, Su İşleri Dairesi ve Sulama Birlikleri vasıtasıyla ulaştırılması amacıyla gerekli yasal ve teknik şartlar oluşturulmalıdır.

8. Bu süreci kamusal kazanıma dönüştürmenin önündeki en büyük engelin, TC Lefkoşa Büyükelçiliği Yardım Heyeti olduğu gerçeğinden hareketle, 2016-2018 Mali Protokolü kapsamında, Yardım Heyeti lağvedilmeli, bu yapılmadan, Mali Protokol imza edilmemelidir.

Şimdi gelelim başlığa!…

İki binli yılların başından bu yana KKTC statükosunun sürdürülemezliği ayyuka çıkmıştır. Kıbrıslı Türklerin özne olma kabiliyeti ve yönetsel kapasitesi gün be gün erozyona uğratılmaktadır. Suyun yönetimi ve işletmesi, Kıbrıs Türk Halkının, özne olma kabiliyetini ve yönetsel kapasitesini artırmalı; olası bir federal çözüme güçlü bir devlet yapısı ve güçlü demokratik bir toplum olarak girmeliyiz.

Bu garabet antlaşmanın toplumu sokmaya çalıştığı cendere kırılmalı, kamusal yarar öne çıkmalıdır.

Türkiye ve KKTC Hükümetleri bunu başarabilir mi? Ama Kıbrıslı Türklerin demokrasi güçleri bunu başarabilir.

Önümüzde bir yıllık önemli bir mücadele süreci vardır. Biz işe koyulalım; Nasreddin Hoca fıkrasında söylendiği üzere, “bu bir yılda, ya biz ölürüz, ya padişah ya da eşşek!”