Celal BAŞLANGIÇ Yazdı: “İmroz’da Bir Hayalet Dolaşıyor: Beceriksiz Soğuk Savaş Devleti”

0
178
Celal BAŞLANGIÇ Yazdı:

 

12.DEFNE TÜRK-YUNAN DOSTLUK FESTİVALİ

 

CELAL BAŞLANGIÇ

Eski ve tarihte bilinen adıyla İmroz, sonradan değiştirilmiş haliyle Gökçeada’nın Uğurlu Gümrük Kapısı tarihinin en büyük kalabalığına tanık oluyordu. Çünkü iskelenin ve binanın beş yıl önce bitirilmesine, memur kadrosunun çıkarılmasına karşına “kimsenin bilemediği bir nedenden ötürü” hala açılamayan gümrük kapısından ilk kez bir deniz otobüsü Yunanistan’a yolcu taşıyacaktı.

Bu “özel” yolculuğun nedeni, Defne Derneği’nin Türkiye ile Yunanistan arasında 11 yıldır yaptığı Dostluk Festivali’nin 12.’si için Gökçeada’yı ve Samotraki’yi seçmiş olmasıydı. Festival 13 Eylül’de Samotraki’ye gidilmesiyle başlayacak ve 15 Eylül’de Gökçeada’da bitecekti.

Festivale katkı sunan Gökçeada Belediyesi’nden de, polisten de, geminin personelinden de, gümrük çalışanlarından da olmayan bir görevli elindeki listeden isim okuyor, adını duyan güvertede kurulmuş masadaki iki deniz polisinin önünde sıraya giriyordu.

2000’li yılların başında Türkiyeli ve Yunanistanlı akademisyenler, sanatçılar, bilim insanları, diplomatlar, gazeteciler ve iş insanları tarafından İstanbul’da Defne, Atina’da Dafni adıyla kurulan iki kardeş dernek aldıkları karar gereği 11 yıldır Ege’nin iki yakasında dil kursları, sergiler, kitap çevirileri, konferanslar gibi ortak etkinliklere imza atıyordu ve Dostluk Festivali de kesintisiz olarak her yıl gerçekleştirilen etkinliklerden biriydi.

Festivalde görevli olan Defne Derneği üyeleri, panelistler, dansçılar, gazeteciler dışında Gökçeada Belediyesi yerel halktan da yaklaşık 160 kişiyi de Samotraki’ye götürmeye karar vermişti. İşte sıraya girmiş ve adı okundukça güverteye çıkanlar Gökçeada’da yaşayan Rum ve Türk yurttaşlardı. Ancak kuru iskelede sabah 08.30’da sıraya geçmişlerdi ve 11.00’de kalkacak gemi için saatlerdir güneşin altında bekliyorlardı. İçlerinde düşüp bayılanlar olmuştu.

Festival heyeti deniz otobüsünün kalkış saatine yakın Uğurlu’da geçici olarak kurulan “mobil gümrük kapısı”na geldiklerinde durum buydu ve yakın bir zamanda sıra bitecek gibi görünmüyordu. Yolcuları tek tek isim okuyarak deniz otobüsüne alan görevli İstanbul’dan gelen bu heyete ısrarla “Sizi en son alacağım, gölgeye geçin” diye bağırıyordu. Yakındaki birkaç yüz metre içersinde, iskelenin ucundaki bir fenerin daracık gölgesi dışında başka bir seçenek görünmüyordu. Pek de nazik olmayan bir tonlamayla yapılan bu biraz da “alaycı” gölgeye geçme çağrısı yaşanacak büyük olumsuzlukların ilk habercisiymiş meğerse.

13 Eylül Cuma günü başlayan festivalin ilk adımı, Türkiye’den katılımcıların Gökçeada Belediyesi’nin sağladığı deniz otobüsüyle Samotraki’ye geçmesiydi. Burada kendilerini Atina’dan Selanik’e kadar çeşitli kentlerden adaya gelen Dafni üyeleriyle sanatçılar, panelistler, gazeteciler, Samotraki Belediye Başkanı ve bölge vali yardımcısı bekliyordu. 

Kağıt üzerindeki programa göre 11.00’de Gökçeada’dan kalkılacak, 12.00’de Samotraki’ye ulaşılacak, orada gerçekleştirilecek etkinliklerden sonra 18.00’de Yunanistan’dan gelen konuklarla birlikte Gökçeada’ya dönülecek ve 21.00’de gerçekleşecek yemekle birlikte festivalin Türkiye ayağı başlayacaktı.

Ancak elde alfabetik olmayan liste, tek bir noktada yapılan damga vurma işlemleri, say say bir türlü denkleştirilemeyen yolcu sayısı, İstanbul’dan gelen bazı katılımcıların listede olmadığı için gemiye alınmaması gibi nedenlerle deniz otobüsü kalkış saati gelip de geçmesine rağmen bir türlü hareket edemiyordu.

Aslında ilk kez yapılacak sembolik bir seferdi bu. Amaç bütün taleplere rağmen bir türlü gerçekleştirilemeyen Gökçeada-Samotraki seferinin hiç değilse önümüzdeki turizm sezonunda devreye sokulması, Gökçeada’da zaten binası ve iskelesi bitmiş, kadrosu çıkartılmış gümrük kapısının aradan geçen beş yıla rağmen hala açılamamış olmasına dikkat çekmek.

Ancak bir türlü kalkamamıştı gemi.

Gecikmenin bir nedeni de şuydu örneğin; Liman Başkanlığı’ndan bildirilen listede festivalin önemli katılımcılarından Prof. Dr. Mehmet Altan ve fotoğraf sanatçısı İzzet Keribar ile birlikte dört kişinin adı yer almıyordu. Bu yanlışı düzeltmek için 20 kilometre uzaklıktaki Liman Başkanlığı’ndan “ıslak imzalı” yeni bir listenin gelmesi gerekiyordu. Sabah da gelen adalı üç Rum listede adları olmadığı için geri çevrilmişlerdi. Bunun üzerine hemen yedi kişilik ek bir liste hazırlanıp Liman Başkanlığı’na iletildi. Yeni listenin gelmesi bekleniyordu ama bu arada aranan üç Rum bulunamadı. Bu kez listede eksik değil, fazla vardı. Yeni bir liste daha mı gerekiyordu, yoksa bu sorunu tutanakla mı çözmeliydi? Bir yarım saatte bu nedenle kaybedildi.

2,5 saatlik bir gecikmeyle yola çıkıldı.

Deniz Otobüsüne Biniş Güneşin Altında Tam Bir Çileye Dönüştü

 

Pırıl pırıl bir Eylül güneşinde,  İtalya milli takımının formasına rengini veren Ege mavisinde tam 70 dakika sürdü yolculuk. “Ne kadar yakınmış” dedi herkes. Çünkü Gökçeada, bağlı olduğu kent Çanakkale’ye 12 deniz mili uzaklıktaydı. Samotraki’nin Aleksandrapolis’le arası da 19 deniz miliydi. Oysa Gökçeada ile Samotraki arasında sadece dokuz deniz mili vardı ama onlarca yıldır aşılmaz bir duvara dönüşmüştü yüzsen gidebileceğin bir mesafe…

Gökçeadalı yaşlı bir madam Samotraki’ye ilk adımını atar atmaz herhalde bu yüzden olsa gerek “Oh be” demişti “Yıllardır karşısında; taşına, dağına baka baka geçti gençliğim. Bizim adadan göçen hangi eş dost vardır burada, diye düşündüm hep. Hep merak ederdim nasıl bir yer olduğunu. Sonunda geldim işte. Meğer ne kadar kolaymış.”

Samotraki’deki gümrük kapısı da bu festival için geçici olarak açılmıştı. Yakın zamana kadar burada işleyen bir gümrük varmış. Ancak ekonomik kriz nedeniyle iki yıl önce kapatmış Yunanlılar.

Haklarını yemeyelim, festival için gelen konuklara büyük kolaylık gösterdiler. İnerken herkesin pasaportlarını topladılar, dönerken de bir karton kutu içersinde bütün pasaportları verdiler giriş ve çıkış damgaları vurulmuş olarak. Ama yine de sorun bizim açımızdan bu kadar kolay çözülmeyecekti. Çünkü üzerimizde dolaşan bir “hayalet” vardı ve peşimizden Samotraki’ye kadar gelmişti, bizimle birlikte de geri dönecekti.

Samotrakililer çok sıcak karşıladı Gökçeada’dan gelenleri. “Nerede kaldınız, özledik gözüm” der gibiydiler. Ada müzikleri, halk oyunları ekipleri; limanda bu festivalin anısına Gökçeada Belediye Başkanı Yücel Atalay’ın Samotraki’nin zeytin ağacı fidanını,  Samotraki Belediye Başkanı Yergos Hanos’un Gökçeada’dan gelen asma fidanını dikmesi, Bölge Vali Yardımcısı Yorgua Nikolau’nın barışın ve dostluğun artık karşılıklı faydaya dönük işbirliklerine çevrilmesini dileyen mesajları festivalin Samotraki’deki başlangıç noktası için kayda değer enstantanelerdi.

Gökçeada Belediye Başkanı Samotraki’de Adanın Belediye Başkanı ve Bölge Vali Yardımcısıyla Limandaki Enstalasyonda Zeytin Fidanı Dikiyor

 

Balığından ahtapotuna, kalamarından keçi peynirine birbirinden leziz mezeleri, ev yapımı şaraplarıyla Samotraki adası bütün gurmelerin gelip ibadet etmesi gereken bir yer olduğunu apaçık gösteriyordu. Kumsallarıyla, gökyüzüne doğru tırmanan ve Osmanlı’nın “Semadirek” diye adlandırmasına ilham veren dağları, krater gölleri, şelaleleri ile insanı çeken ada için belki de bizim anlayacağımız benzetmesiyle en güzel tanımlamayı yapmıştı Defne Derneği’nin İkinci Başkanı Fehmi Hasanoğlu:

“30 yıl öncesinin Datça’sına benziyor.”

Gökçeada'ya yapılan ilk seferin yolcuları Samotraki'ye İnerken

 

Geç gelmiştik, daha adaya doyamamıştık ama Gökçeada’da da bizi bekleyen bir program vardı. Festivalin Türkiye ayağının açılış yemeğine yetişmeliydik. Bu yüzden bazı etkinlikleri kısa keserek; Atina’dan, Selanik’ten, Ksanti’den, Aleksandrapoli’den gelen konukları da alıp planladığımızdan daha kısa bir sürede ayrılmak zorundaydık adadan.

Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk…

Saat 18.00’de bizi getiren GESTAŞ deniz otobüsünün iskelesinde toplandık. Yunan polisi bir karton koliye doldurdukları pasaportlarımızı bize teslim edip “Buyrun” dedi. Hepimiz gemiye bindik. 200’ü aşkın kişinin pasaportu tek tek dağıtıldı. Sonra yine gemi personelinin bitmek bilmeyen sayımı başladı. Bir fazla çıkıyordu yolcu sayısı, bir eksik. Hiç de kibar olmayan uyarılarla, ilkokul öğrencilerini hizaya sokmak isteyen ceberut öğretmen edasıyla uyarıyorlardı hepimizi.

Sonunda bizi saymayı başaramadılar. Bu soruna çözüm olarak buldukları yöntem gemiyi tümüyle boşaltıp isim okuyarak yolcuları almaktı. Bu millet “denize dökmek” lafını çok sever ama bu kez 200’den fazla yolcu gemiden “Yunan karasına” döküldü.

Ellerindeki alfabetik olmayan listeyle yolcuların tek tek adlarını okuyup yeniden gemiye aldılar. Yüzlerce yolcunun pasaportlarının kontrol edilip yeniden bindirilmesinin nasıl bıktırıcı bir süreç olduğunu anlatmaya gerek yok. Üstelik bu uygulama bir süre sonra karşı kıyıda, Gökçeada’ya inerken de tekrarlanacaktı. Adları okunarak,pasaportları kontrol edilerek tek tek gemiye alınan yolcular, dönüşte karaya indirilmeyerek; yine adları okunarak, pasaportları kontrol edilerek çıkartılmaya kalkınca, Struma gemisindeki yolcular gibi denizde saatlerce“mahsur” kalacaklardı. Zaten Defne Derneği Başkanı Büyükelçi Yalım Eralp de istifasını açıklarken düşürülen durum için benzer bir niteleme yapacaktı:

“Auswitch Kampı’nda gaz yemeye gidenler gibiydik…”

İsimler okunup hem Gökçeada’dan gelenler, hem de Samotraki’den festivale katılacak olan konuklar eldeki listeye göre deniz otobüsüne alınınca bazı yolcuların dışarıda kaldığı görüldü. Bunlar arasında festivalin Yunanistanlı katılımcıları, panelistler ve gazeteciler vardı. İşin ilginci, festival hazırlıklarını yürütmek ve gelenleri Samotraki’de karşılamak için daha önceden adaya giden Defne Derneği Genel Sekreteri Nilüfer Tarıkahya da gemiye binemeyecekler arasındaydı. Oysa bütün isimler hem Samotraki, hem de Gökçeada belediyelerine bildirilmişti. Ancak Liman Başkanlığı’ndan çıkan listede adları yoktu. Sorunu çözmek çok kolaydı çünkü Gökçeada’dan bildirilmediyse Belediye Başkanı oradaydı, Samotraki tarafından bildirilmediyse hem bölge valisi, hem belediye başkanı vardı deniz otobüsünde. Ancak burada” yenilecek üzüm” değil, “dövülecek bağcı” vardı anlaşılan.

Yaklaşık üç saatlik gecikmeyle kalktı Samotraki limanından deniz otobüsü. Toplam yol bir saat 10 dakika sürdü yine. Gemiye binerken yapılan sayım bu kez gemiden inerken başladı. Adı okunan, mektubu gelmiş er gibi sevinç içinde kendini karaya atıyordu. Ancak binerken olduğu gibi inerken de festival katılımcıları tüm yolcuların en sonuna bırakıldı. Bunların arkasına da Yunanlı konuklar eklendi. Gemiden inip evine gidecek olanlar öne alınırken, karaya iner inmez festivalin açılış toplantısına koşturacak olanlar gemiden en son çıkartılacaktı. Herkes bir şeyi unutmuş gibiydi, oysa bu teknenin kalkış nedeni 12. Defne Türk-Yunan Dostluk Festivali’ydi. Ya da unutan falan yoktu, hatta bu nedenle geminin kalktığını bildikleri için kasten festival katılımcılarını en sona bırakıyorlardı.

Sayı tutmayınca koca deniz otobüsü boşaltıldı

 

İki saat sürdü gemiden son yolcunun çıkması. Bütün bu inişi-binişi yönlendiren, hatta zaman zaman liste okumayı bırakıp görüntü almaya kalkan festivali izlemekle görevli televizyon kameramanlarına müdahale eden, neden böyle yapıldığını soranlara da “Polis böyle istiyor” diyerek kendisinin polis olmadığını vurgulayan, ancak belediyede de, gemi şirketinde de görevli olmayan bu kişinin hangi misyonla böyle bir yönlendirme yaptığı anlaşılamadı. Ama “Kim bu?” sorusuna alınan yanıt “Emniyet’ten” oluyordu. Emniyet Genel Müdürlüğü’nden olmadığına göre olsa olsa “Milli bir emniyetten herhalde” şüphesi kesin olmayan “istihbarat” olarak kulaktan kulağa yayıldı.

Festival katılımcıları deniz otobüsünden indiğinde saatler 24.00’e yaklaşıyordu ve ekinliğin Samotraki kısmına katılmayan diğer konuklar, saat 20.00’den bu yana Tepeköy’deki Barba Yorgo’da yapılacak açılış yemeğini bekliyordu.

Sinirli, kırgın, kızgın bir heyet olarak varabildik festivalin açılış yemeğine. Artık saatler gece yarısını gösteriyordu. Defne Derneği Başkanı Yalım Eralp aynı zamanda festivalin Türkiye ayağının açılışı olan konuşmasında bütün gün üzerimizde dolaşan “hayalet”e “Biz seni tanıyoruz” diyordu:

“Festivale gölge düşmüştür. Bu zihniyeti yıkmadıkça birbirimize kavuşamayız. Belki de hatamız böyle bir zihniyetin mevcudiyetini hesap edememekten kaynaklanıyor. Bu bölgede mesuliyet kabul etmek geleneği yok. Ama ben mesuliyeti kabul ediyor ve Defne başkanlığından ayrılıyorum.”

Gece böyle bitti; ama yeni bir güne üstümüzde dolaşan o “hayalet”e rağmen inadına barış için, inadına dostluk için başlayacaktık, öyle de oldu.

Defne Derneği Başkanı Eralp istifa ettiğini açıklıyor, Rum VADER Başkanı Vingas da Yunancaya tercüme ediyor

Festivalin ikinci gününe, bir gün önce yaşadıklarımızı unutmaya çalışarak başladık. İlk durak bir zamanlar Türkiye’nin hatta Balkanların en büyük köyü olan Dereköy’dü. Gökçeada’da Rumların terk ettiği köylerden en hüzünlüsüydü Dereköy. Her köyde ortak yaşamın gelişmişliğini gösteren, içinden gürül gürül kaynak suları akan bir çamaşırhane vardı ve büyükleri buradaydı.

Köyün girişinde çoğu terk edilmiş, yıkılmış evlerin duvarlarına asılmıştı İzzet Keribar tarafından düzenlenen fotoğraf sergisi. 1940’lardan, 60’lardan gelen, henüz köylerin cıvıl cıvıl olduğu, okullardan çocuk kahkahalarının geldiği, düğünlerin mutluluk çığlıklarıyla yapıldığı günlerden kalma görüntülerdi bunlar ve bulunduğumuz yerdeki terk edilmişlikle, hüzünle, yıkıntılarla müthiş bir tezat oluşturuyordu.

Bir zamanlar adalı kadınların Rumca şarkılar söyleyerek çamaşır yıkadığı yerde şimdi büyük bir ıssızlık vardı ve festival katılımcıları boyunlarında getirdikleri beyaz eşarpları ellerindeki tahta mandalla iplere asıyordu. Aslında bu bir temizlik ve arınma çağrısıydı; anlayana…

Terk edilmiş Dereköy’ün çamaşırhanesine temizliğin sembolü beyaz fularlar asıldı

 

Kefalos’ta “Barışa Kurulan Sofra”da, bütün katılımcılar Türkiyelisiyle, Yunanistanlısıyla iki tarafın da ortak yemeği olan “Türlü”ye patlıcan, biber, domates doğradılar hep birlikte, fırına verdiler güveç kaplarda ve ortak bir neşeyle yediler.

 

Türk ve Yunan Defneleri hep birlikte barışa sofra kurdular

 

Akşam “Temiz Deniz” konulu panel vardı Zeytinliköy’de. Burası aynı zamanda Kostantinopolis Patriği Barthalomeus’un doğduğu köydü. Adada Rumların yıllarca yaşadığı eziyetlerin, göçertilen, sürülen insanların çektiği çilelerin kısa bir tarihçesi gibiydi panel ve “Temiz Deniz” konusu “Bunca acı nasıl temizlenir”e dönüşmüştü.

Adada bütün gün anlatılanlar, panelde konuşulanlar, bugüne dek yaşanan karanlık bir süreci bir anda gözler önüne seriyordu.
Sekiz bin Rumdan oluşan değiştirilmiş adıyla Gökçeada, tarihten gelen adıyla İmroz’da bugün 200 kadar Rum kalmıştı.
Mallarına el konmuş, verimli toprakları “Devlet Üretme Çiftliği” adı altında kamulaştırılmış, sonra da adaya Türkiye’nin kırsal ve dağlık bölgelerinden göçertilen Türklere, Bulgaristan göçmenlerine, Lazlara dağıtılmıştı.

Terk edip gittikleri malları gasp edilmiş, Rumca eğitim yasaklanınca öğrencisizlikten okulları kapatılmıştı.

Kıbrıs’ta her olay patladığında gördükleri baskı artmış, kiliseleri tahrip edilmiş, mülk edinmeleri yasaklanmış, ölülerine bile arazi satışı yaptırılmış, hatta bunlar mahkeme kararlarıyla onaylanmıştı…

Buraya kurulan Yarı Açık Çezaevi’ne getirilen 700 kadar azılı suçlu adaya salınmış, tecavüzler, cinayetler artık Rum nüfusun başına gelen olağan felaketlere dönüşmüştü.

1980’li yılların sonuna kadar “Askeri güvenlik” bölgesiydi ada. T.C. kimliği olmayanların adaya girmesi için Çanakkale Valiliği’nden özel izin gerekiyordu. Bu nedenle adaya gelen feribottan inenlerin tümü kimlik kontrolünden geçiriliyordu.

Giriş zordu da çıkış kolay mıydı? Adadan çıkanların üzeri aranıyordu çünkü adadan dışarıya iki kilodan fazla et götürmek yasaktı.

Nedeni de adada son kalan Rumların en büyük geçim kaynaklarından birinin hayvancılık olmasıydı. Adada et fiyatlarına narh konmuştu. Örneğin Çanakkale’de etin kilosu üç lirayken, adada 50 kuruştu. Bu adanın Rum halkına uygulanan ekonomik ablukalardan biriydi. İşte onun için de gemiye binerken çantalar, torbalar aranıyordu, acaba iki kilodan fazla et var mı, diye.

Bu ülkenin kuruluş senedi olarak Lozan Anlaşması’na sarılanlar, aslında Lozan’ın ada halkına kendi zabıta güçlerini kurma hakkını resmen uygulamamışlar ve o varlık sebebi saydıkları anlaşmayı İmroz’da ve Bozcaada’da resmen ihlal etmişlerdi. Bakmayın ortaya çıkıp “Lozan’ı deldirmeyiz” demelerine. Lozan bizatihi kendileri tarafından çoktan delinmişti zaten.

O kadar çok “pislik” vardı ki yaşanmışlıklarda bir türlü sıra “Temiz Deniz”e gelememişti panelde. Adayı çok iyi bilen bir katılımcının tam da söylediği gibiydi tablo:

“Bütün Türkiye’den kirli devlet temizlense, en son burada temizlenir.”

Zeytinliköy’de panelle başlayan gece, adadaki Rumların, Türklerin ve her bir milletten olanların katılımıyla eğlenceli bir yemek arkasından çalan sirtakilerin eşliğinde bol danslı bir geceyle bitti…

Zeytinliköy’den ayrılırken, arkamızda “Hep gelin” diye bizi uğurlayan insanlar ve bu ders yılında açılacak bir Rum İlkokulu bıraktık. Kapatılan bir azınlık okulu ilk kez yarım asır sonra yeniden açılacaktı dört öğrencisiyle. Bu bile Gökçeada’da dolaşan “hayalet”e rağmen olmuştu. Çünkü bu “hayalet” soğuk savaş dönemlerinden kalma bir devlet olma anlayışının bugüne taşınan kalıntısıydı ve tarihin çöp sepetine er geç gidecekti. Çünkü bir “hayalet”ti ve varlığı ne barışı, ne dostluğu, ne de bu topraklarda insanların kendi ana dillerinde eğitim yapmasını engelleyemiyordu artık. O, soğuk savaş döneminin “beceriksiz hayalet”i olarak tarihin utanç sayfalarına doğru yolculuğa çıkmıştı çoktan.

Dans edenler arasında Emekli Büyükelçi Yalım Eralp de vardı