Zeus Rize’de

0
55

Sarp dağları kendine mesken edinmiş yaşlı çam ağaçlarından acı bir koku yayılıyor ve kimileyin üç insan boyunu aşan dalgalar sahili aşındırıyordu.

Hava parçalıbulutluydu; yüksekler "kılıç kesmez" bir sis tabakasıyla örtülmüştü.

Beyaz köpükleri şampanya gibi patlayan lacivert denize karşı yamaçlarda tek tek çay topluyordu insanlar.

Arada yağmur atıştırırdı ama gökkuşağı hiç açmazdı burada.

Ne Karadeniz'in sert dalgalarına uyardı gökkuşağının romantizmi ne de zirvesi sisli yalçın dağlarına.

Çam ağaçları gibi koyuyeşildi Rize ve gece gibi lacivertti.

Yeşille lacivert, tangocu bir çiftmişçesine geçmişti birbirinin içine.

Kimse bu iki rengi bu şehirden ayıramazdı.

Rize yeşildi ve Rize lacivertti.

Çam ağaçlarının acı kokusu hissedilirdi her yerde ve bir de azgın dalgaların sesi.

Şehrin gençleri top oynardı boş zamanlarında.

Hava tertemiz, çay eşsizdi bu topraklarda.

Rize'nin delikanlıları hevesliydi futbola.

Bir futbol takımı vardı şehrin.

Forması iki renkti, laciverdin yanına yeşilin en koyusunu koymuşlardı, bu takım Rize'ydi ve Rize'nindi.

Karadeniz'in limanı Trabzon büyüdükçe onun gölgesinde kalıyordu Rize.

Gene de canla başla, ama kıt kaynaklarla mücadele ediyorlardı.

Zaten Rize, mücadele demekti.

Burada mücadele etmeyen yaşayamazdı.

Bir yaşam biçimiydi mücadele.

Yaşamı için savaşmayan ayıplanırdı.

Savaşıyordu onlar da.

Futbol oynuyorlar ve şehrin namını "yedi düvele" duyurmak istiyorlardı.

Trabzon'un Karadeniz'deki hegemonyası bitmişti, hatta artık yerinde yeller esiyordu ama Rize de bir türlü o çıkışı gösteremiyordu, ağustos hesapları daha ekimde çöpe atılıyor, nisan ayı bambaşka heyecanlara gebe kalıyordu.

Biraz kıpırdanabilseler aslında "Karadeniz'in yeni abisi" olacaklardı ama, lanet olsun, bir türlü olmuyordu.

Yine de kimseye "eyvallah" etmeyen bir tavrı vardı Rize'nin.

Hileye hurdaya bulaşmadan mücadele ediyorlardı.

Mücadele etmemek ihanet sayılırdı burada, yeşile ihanetti, laciverde ihanetti.

Ve futbola ihanet etmezdi Rizeli gençler.

Geçen sezonun ortalarıydı, işler gene sarpa sarmıştı ama bu kez kurtuluş çok zor görünüyordu.

Karadeniz'i yüzerek geçmeye çalışmak gibiydi.

Süper Lig'de kalmak istiyordu şehir.

Takım elinden geleni yapsa da yetmiyordu işte.

Su alan bir gemi gibi dibe çakılmışlar ve sanki bir ahtapot tarafından etkisiz hale getirilmişlerdi.

"Bu kez oldu" denen maçlar son dakikada kaybediliyor, bazen şanssız bir gol, bazen acemice yapılmış bir hata takımın sahadan boynu bükük ayrılmasına sebep oluyordu.

Sonra bir adam geldi şehre.

Kirlisakalları vardı ve mücadeleyi severdi.

Marx'ın metodolojisini açıklamak için kullandığı "Hegel'in sistemini tersine çevirdim" sözünü burada uygulamaya karar vermişti.

Silbaştan başladı birçok şeye.

Önce bükülen başlara cesaret aşıladı.

Sahayı mahcup terk eden bir tek oyuncu kalmadı bir anda.

Oluyordu olmuyordu ayrı mesele ama koşmayan kimse kalmamıştı, o formayı giyen herkes çamların acı kokusunu çekiyordu ciğerlerine sanki ve gücünün son damlasına kadar gayret ediyordu.

Ve takım şaha kalkmış bir at gibi yükseldi apansız, şehir kendine gelmiş, takım "özgüvenini" yakalamıştı.

Hikmet Karaman'ın liderliğinde korku salan bir hüviyete bürünmüştü Rize.

Kimseden çekinmiyorlar, kim çıkarsa karşılarına sahayı dar ediyorlardı.

Mücadele etmemek ayıplanırdı Rize'de ve ayıplanan tek oyuncu yoktu bu takımda.

Kimsenin inanmadığı bir şeydi başardıkları.

Ligin bitmesine haftalar kala garantilemişlerdi ligde tutunmayı.

Ne o yeşilin hakkıydı bir alt ligde dalgalanmak ne de laciverdin.

Milli takımların yolu açıldı o formayı terletenlere.

Rize'den İtalya'ya çay değil futbolcu ihracı başladı.

Hayaller gerçeğe dönüyordu.

Ve kendine güveni geldi mi öyle kolayından tutulamazdı Rize'nin insanı.

Hikmet Karaman'ın maestroluğunda bir filarmoni orkestrası gibi davranmaya başladılar.

Bu sezonu da binbir zorlukla açtılar.

Birkaç ters sonuç, "kıt kaynaklarla" geçirilen transfer sezonundan sonra bütün birikimi fırtınaya tutulmuş dallar gibi uçurabilirdi.

Fikstür de hiç iyi sayılmazdı.

İlk hafta Gençlerbirliği'ydi rakip.

Ankara deplasmanı zorlu geçerdi hep.

Son dört dakikaya mağlup girdiler.

İzleyenlerin umudu haftaya taşınmıştı.

Ama son âna kadar mücadeleye devam etmek yazılı olmayan bir kuraldı Hikmet Karaman'ın takımında.

87'de geldi beraberlik golü.

Penaltıyı kimin atacağına dair bir tartışma koptu.

Hikmet Hoca'nın "Deniz kullansın" emrine rağmen Kweuke kimseye bırakmadı topu ve penaltıyı gole çevirdi.

Kazanmak istiyordu Rizeliler, bundandı bütün isyanları.

Yoksa kendisine "sınıf atlatan" hocasına başkaldırabilir miydi Kweuke?

Beraberlik yakalanmıştı ve iyi bir sonuç sayılırdı deplasmanda.

Ama Hikmet Karaman'ın ekibi "o ruhu" yakalamıştı bir kere, rakip kim ve maç nerede olursa olsun kazanmaktan başka düşünceleri yoktu.

İki dakika kalmıştı son düdüğün çalmasına.

Rize geri çekilmedi, üstüne gitti ve en nihayetinde üçüncü golü de buldu.

Karaman, kirlisakalla geldiği Rize'de bir derviş gibi uzatmıştı sakallarını.

Bir "futbol Zeus'u" gibi gözüküyordu uzaktan.

Bir mimar gibi işliyordu takımın her yerini.

İkinci hafta rakip Fenerbahçe'ydi.

Sarı-lacivertliler, tarihin en iddialı kadrosunu kurmuş, alınmadık oyuncu bırakmamış, onmilyonlarca dolar harcamıştı.

Nani ortalayıp Van Persie golü attığında tek kale oynuyordu Rize.

Ama işte "yıldız faktörü" buydu, iki oyuncunun maliyeti belki Rize takımının toplamının otuz misliydi.

"Zeus" sükûneti elden bırakmıyordu.

Herkes Fener'den fark beklerken, o, kaçan penaltıya rağmen inanç aşılıyordu takımına su molasında.

Ve düşündüğü gerçekleşti.

Rize'nin bileği bükülmedi.

Tarihin en pahalı kadrosuna kök söktürdü Rizeliler.

Son dakikada mağlup da olabilirlerdi ama bu mücadeleydi önemli olan.

Adı "isyankâr"a çıkan Kweuke özür dilemişti hafta arasında ve kazanılan penaltıda hocası kendisini işaret etmişti.

Ama "takım ruhu" girmişti hepsinin içine.

Kweuke, topu Deniz'e bıraktı.

Başta Hikmet Hoca bütün stat takımı alkışlıyordu.

Rize, yıldız alarak maç kazanılamayacağını öğretti Fener'e.

Bir de, antrenör olmanın, iyi bir taktisyen kabul edilmenin, sakalı düzgünce kesmek, maç boyu not tutmak ya da eşofman paçalarını sıvamak anlamına gelmediğini.

Hikmet Karaman, Türkiye futbolunun bu "modern Zeus"u, meydanı palavracılara bırakmıyor.

Hakkının defalarca yenmesine rağmen dimdik duruyor, ısrarla büyük başarılara imza atıyor.

Geçen sezon yarı ironik bir dille "ikinci yarının lideri Rize olacak" yazdığımda spor konusunda "kanaat önderi" sayılan ve çok sevdiğim bir ahbabım, beni temkinli olmaya davet etmişti.

Artık potu artırabilirim.

Istikrar sürer, kulüp her şeyiyle "Zeus"un etrafında kenetlenirse Rize, stadında Avrupa takımlarını ağırlamaya başlarken ligde de hep zirveye oynar.

Mücadele etmeyen ayıplanır bu şehirde.

Acı bir çam kokusu yayılır Rize dağlarından.

Ve deniz şampanya gibi köpürdükçe köpürür.

Twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here