Yalan Rüzgarı

Yalan Rüzgarı
Haber İçi Üst 745×140

Bazen akademide bir makale öyle çok atıf alır ki artık kimse içeriğinin doğru olup olmadığını araştırma gereği duymaz.  Ve bu yanlış zinciri devam edip gidebilir.  Sanırım Garanti Antlaşması ile ilgili olarak da böyle bir durum söz konusu.  Belki vakitsizlikten belki ilgisizlikten belki de bahsettiğim yanlış zincirinden dolayı Garanti Antlaşması’nın üçüncü maddesi anlaşılmamıştır.  Bu maddeye bir bakalım bu hafta.

 

Türkiye Cumhuriyeti Dışışleri Bakanlığı’nın resmi sitesinden aldığımız bu yazıyı okuyalım (http://www.mfa.gov.tr/garanti-antlasmasi-_zurich_11-subat-1959_.tr.mf)

 

Garanti Antlaşması (Zürih, 11 Şubat 1959)

 

Madde 1:…

Madde 2:…

 

Madde 3:  Bu Antlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali (çiğnenmesi) halinde Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler.
Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak (işbirliği halinde) hareket etmek olanağı bulunmadığı taktirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar. 

 

Hukukçu olmadan da bu maddeyi parçalara bölerek inceleyebiliriz.  Anlaşma hükümleri çiğnenirse, bu hükümlerin tekrar yürürlüğe girmesi için girişimde bulunulabilir.  Beraber veya tek tek sadece bir şartla müdahale edilebilir.  O şart da antlaşmanın oluşturduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin antlaşmada oluştuğu kabul edilen anayasal düzenine geri döndürülmesidir.  Demek ki bu üzerinde çok durulan garantinin Rumların veya Kıbrıslıtürklerin ‘gerekli görülen durumda’ ‘anavatanlarca’ veya İngiltere tarafından asker sokup, orada 44 yıl ya da süresiz olarak kalması ile alakalı değildir.  Fiziki bölünme ve toplu zorunlu göçler asla ve kat’a söz konusu değildir.  Askeri bir müdahaleden bahsedilmemekle birlikte antlaşmanın izahı farklı odaklar tarafından farklı anlatılabilir.  Bir askeri müdahale, bu antlaşmaya dayanılarak yapılmış olsa da bu askeri müdahale, gene Garanti Antlaşmasının incelediğimiz 3. Maddesi ile bir çerçeveye oturtulmuştur.  Bu çerçeve diyor ki ne yapılırsa yapılsın ve hangi ülke Kıbrıs’a müdahalede bulunursa bulunsun, eski yani original ‘state of affairs’e geri dönmek esastır.  Madde, serbest müdahale hakkı değil, şartlı ve tek bir şart üzerine müdahale hakkı veriyor.  Yanlışlarımızı irdelemek zorundayız.  Herkes kendi yanlışını irdelemek zorunda.

 

Buradan itibaren bugünü okuyabiliriz.  Türkiye’nin ilk müdahalesi genel anlamda kabul görmekle birlikte, ikinci harekat, Kıbrıs’ta kalması; uluslararası hukukta ve uluslararası platformda kabul görmeyen durumdur.  Daha önceden de belirttiğimiz üzere dönemin Dışişleri mensupları konu üzerinde çok ihtiyatlı konuşmuşlardır.  Turancı güruhun Türk siyasetinde tekrar aktive olduğu dönemde, kamuoyu manipüle edilmiştir.  1980 ihtilalinden sonra Türkiye’nin diken üstünde olduğu dönemde Denktaş Bey’in KKTC ilanı, Türkiye’de pek de hoş karşılanmamıştır.  Hoş karşılamayanlar diplomatlar ve dönemin bakanlarıdır.  Bu bakanlar şahsi fikirlerini değil Türkiye Cumhuriyeti’nin duruşunu ve gelecek yılları düşünüyorlardı.

 

İlerlenen yol açıkça Garanti Antlaşması’nın çiğnenmesidir.  Garanti Antlaşması’nın diğer maddeleri çiğnenmedi mi?  Tabi çiğnendi.  Makarios ve Rumlar da çiğnedi, Kıbrıslıtürkler de çiğnedi.  ‘Arkadaşım hırsızlık yapıyor, ben de yapayım’ fikri ne kadar ahlaki değerler açısından yanlışsa, ‘herkes antlaşmayı deliyor ben de delebilirim’ fikri o kadar yanlıştır.

 

KKTC, uluslararası platformda self-determination hakkını da kullanamıyor.  Tam da bu sebepten işte.  Self-determination isteyen halk, yabancı bir müdahale ile oluşmamış olmak zorundadır.  Yani bakınız bir yanlış, başka istenmeyen sonuçlar da doğuruyor.  En çok istediği konuda Kıbrıslıtürkler, kendi kendilerini baltalamış oldular.  Türkiye’nin adada kalması bugün Türkiye’nin üzerinde bir kamburdur.  Türkiye, bu sebeple artık bu ‘Kıbrıs davasından’ vazgeçecektir.  Türkiye’den gelen göçler, kaçan Rum ailelerinin evlerinin koçanlarının peynir ekmek gibi dağıtılması (tapuların temelli verilmesi), Kıbrıslıtürklerin seçimlerinin içerdiği şaibeler, müdahaleler, ambargo, izolasyon Kıbrıslıtürklerin elini hepten zayıflattı.  O koçanlar verilmeyecek, göstermelik de olsa (Rumların yaptığı gibi) kiralanacaktı.  Türkiye’de anlaşılmayan ‘ganimet’ meselelerinden biri de budur.  Kıbrıslıtürklerin güneyde kalan malları hala kendilerinindir ama Rumların evleri satılmış gözükmektedir.  Bunların bedelini ödemek zorundayız.  O yüzden ‘ama onlar bizi öldürdü’ argümanı geçersizdir.  Güçlü olmayanların en önemli dayanak noktası, hukuktur.  Bunun dışına çıkmak tehlikedir.  Nerede o eski devlet adamları….Liyakatin bittiği yer muz cumhuriyeti olur işte.  BM’ye gidip sinir krizi geçirirsiniz.

 

Demem o ki Garanti Antlaşması, Kıbrıslıtürklerin veya Rumların hayatını garantilemez.  Garanti Antlaşması, ‘gerekli gördüm ben Kıbrıs’a giriyorum’ ve orada kalıyorum demek hakkını vermez (benzer durum Mondros Mütarekesi Madde 7, Osmanlı’nın işgali).  Bağımsız, egemen, AB üyesi bir Kıbrıs’da Garanti Antlaşması veya yabancı asker olamaz.  Eşit komşu ülkeler olarak iyi ilişkiler geliştirilir, ekonomik ve siyasi iş birliği yapılır.  Bunun yanında kültürel bağlar da geliştirilir, beslenir.  Modern zamanın devleti budur.  Bu mesele New York’da kahve içerken çözülmez.  Gireceksiniz Rumlarla bir odaya, kamuoyu baskısından uzak, fikir birliğine varıp beraber hareket edeceksiniz.  Belki İngilizlere karşı beraber hareket olsaydı 1950lerde, çok farklı bir sonuç olabilirdi.  Ortan amaç ve ortak geleceği hayal etmek, bu uğurda uğraşmak, kuvvetli bir sosyal çimentodur.  Gerisi de boştur.  Eğer medeni AB üyesi vatandaşlar olarak yaşayacaksanız, yol budur.  Türkiye, American McKinsey’e emanet, paldır küldür gidiyor.  Türkiye’deki enflasyonun üç katı, Kıbrıs’da var.  Dost acı söyler, ben diyeyim, pound veya hellim fiyatı kimsenin umurunda değil

Gerçekten yerli ve milli her şey ayaklar altında Türkiye’de.  Bir kebapçı adam Türkiye’nin hazırladığı UEFA 2024 tanıtım filminde çıkıyor.  Uyduruk bir adam.  Başka insan kalmamış galiba!!!  Utanç verici resmen.  Din, Türkiye’yi şekillendiriyor.  İnsanları, Allah güvencesi ve korkusuyla idare etmek kolaydır.  Her şey Allah’a havale olunca, işiniz kolay oluyor tabi.  Hesap sormak yok, sorana da hapis var.  Türkiye’yi de çok ama çok zor günler bekliyor.  Her koyun kendi bacağından asılır.

 

 

Haber İçi Orta 745×140

Benzer yazılar

Haber İçi Alt 745×140