Teyzem ve Dohnili kadınlar…

0
169

Teyzem; tam 42 yıldır, sesli sesli, ağıtlar yakarak ağlıyor…

İsyanına, öfkesine, çığlıklarına karışan gözyaşları bir gün diner diye uzun yıllar bekledik durduk…

Saçları pamuk gibi ağarırken, yüzüne yerleşen derin çizgiler çoğalırken, ağlaması eşliğinde hep bir dilekte bulunuyordu…

“Tanrım” diyordu, “niye canımı almıyorsun? Neden bana eziyet etmeyi sürdürüyorsun?”

“Ölüm” denilen yokoluşu ona hiç yakıştıramıyordum… Ama o; canından çok sevdiği oğlunu ve kocasını özledikçe, “ölüm”e sığınmaktan başka çare bulamıyordu…

Ancak bir süreden beridir; bunca acıyı taşıyabildiğine, “yaşam”da var olduğuna, bu günlere gelebildiğine şükrediyor…

 

 

Bunun yalnızca bir tek nedeni var: “Kayıp Şahıslar Komitesi” bir süre önce aile bireylerini çağırdı ve onlara masanın üzerinde derlenip toparlanmış bir yığın “kemik”ten oluşan “baba” ile “oğul”u teslim etti…

Teyzem, Lefkara’dan Dohni’ye (Taşkent) gelin gitmişti. Eniştem Cuma, otobüs sahibiydi. Dohni’den Limasol’a çalışmaya giden işçileri taşırdı. Popüler, cana yakın biriydi…

Tam 44 yıl önce; 15 ağustos günü, Kıbrıs’ın kuzeyinde Türk tankları “2. Harekat”ı gerçekleştirmek için ilerlerken, güneyde karma bir köy olan Dohni’de (Taşkent) Kıbrıslı Türkler korku içinde evlerinde bekliyorlardı…

Dohni’nin daracık sokaklarında ani bir hareketlenme görüldüğünde, eniştem 9 yaşındaki kızı Gonca’yı ve 6 yaşındaki oğlu Reşat’ı elinde sıkı sıkı tutarak kapıda olanları anlamaya çalışıyordu…

Köylüleri EOKA’cı Andrikko “Çocukları bırak ve gel” diyerek çağırmış Cuma eniştemi… Köyden toplanan diğer erkeklerden biri “Kaç kaç” işareti yapmış ama o aldırmamış, arkadaşlarının yanına gitmiş…

74 Savaşının başlaması ile ABD’den köye gelen ve Türk köylülerin yakından tanıdığı Stasi de operasyonu yönetenlerden biriymiş…

Yeğenim 20 yaşındaki Hamit Cuma da arkadaşları ile birlikte alınıp götürülmüş…

Köyün hemen tüm erkekleri bir akşam okulda “esir”olarak tutulmuşlar… Ertesi gün de iki otobüsle götürülmüşler…

Teyzem, uzun yıllar oğlu ile kocasını “kayıp” olarak bildi… Bir gün ikisinin birlikte kapıyı çalarak içeriye gireceklerini düşlüyordu…

O günlerde sürekli “umut” hikâyeleri dolaşıyordu ortalıkta…

Birileri teyzeme kanlı bir beyaz mendil göndermişti… Üzerinde kanla yazılmış “Gelin bizi kurtarın” ifadeleri yer alıyordu…

Dohni’den alınıp götürülen 84 Türk erkeğin, Limasol Kalesi’nde esir tutulduğu dilden dile dolaşıyordu…

Buna benzer birçok “söylenti”nin peşinde koşturup durmuştuk 74’ten sonraki ilk yıllarda…

Bir gün, Taşkentli aileleri “Mücahitler Sitesi”ne topladılar… Cumhurbaşkanı Denktaş “Kocalarınızı kayıp listesinden sildik, şehit listesine yazdık” dediğinde, teyzem diğer Taşkentli kadınlar gibi düşüp bayılmıştı…

Bir “umut”la birlikte yaşamayı terk ettiği o gün, tüm Taşkentli kadınlar gibi onun da yaşamında bambaşka bir yeni sayfa açılmıştı…

Daha sonraki yıllar “umut”la kocasından ve oğlundan “arta kalanları” beklemekle geçti…

Türk tarafı, 2004’lere kadar DNA için kan örneği toplamayı ve bu konuda Rum tarafı ile işbirliği yapmayı reddediyordu…

Taşkentli şehit yakınları, resmi otoritenin aksine; kendileri organize oldular ve Rum tarafına geçerek kan örneği verdiler…  Denktaş Bey bu yaptıkları için “Çok ayıp ettiniz” demişti yüzlerine…

Daha sonra Türk tarafı da ayrıca kan örnekleri topladı…

Süreç çok sıkıntılı ilerledi… Sonuçta, birinci otobüsteki Türkler güneyde Yerasa’da bir maden ocağının altında bulundu ve DNA analizlerinin sonunda ailelerine teslim edildiler.

İkinci otobüstekiler için ise “umutla” bekleme daha yıllarca devam etti…

Geçenlerde “Kayıp Şahıslar Komitesi”nin laboratuvarında Cuma eniştemin 44 yıl önce kolunda taşıdığı saati, cebindeki bozuk paralar, mavi tor çorapları ve kısa pantolonu teslim edildi. O gün 6 yaşında olan yeğenim Reşat babasının giderken elinde tuttuğu “sarı tesbih”i anımsadı… Onu da buldular…

Eniştem Cuma ile yeğenim Hamit başlarından vurulmuşlardı… Vücutlarında “darp” izleri vardı… Elbiseleri yanıktı…

Teyzem; 74’te kuzeye geçtiğinde Beşparmaklar’daki kocaman bayrağın hemen altında yer alan Vuno (Taşkent) köyüne yerleşmişti…

Kızı Gonca, diğer üç oğlu; Reşat, Yılmaz ve Hasan ile birlikte…

74’ün hemen sonrasında bu köy, neredeyse tüm kadınların “dul” olduğu, sokaklarında erkek görünmeyen bir yerdi…

Böylesine ağır bir “travma”yı atlatmasına yardımcı olmak amacıyla ben de bu köyde bir süre teyzemle birlikte yaşamıştım.

Şimdi bu köyün hemen dışında tüm Lefkoşa’yı kuşbakışı gören tepenin üzerinde yer alan “Taşkent Şehitliği”ne 33 şehit daha gömülecek…

Teyzem; bu günü görebildiği için “Artık ölsem de gam yemem” diyor…

Böylesine bir “katliam”a iki kurban vermesine karşın teyzem “intikam” duygusuna yenilmemiş, fanatizmi reddeden bir yüksek “hümanizma” duygusu taşıyor…

Kıbrıs’ta savaşan her iki tarafın sicilinde de “katliam”lar yüz karamız… Ortak tarihimizin en karanlık, en utanç verici sayfaları…

En büyük dileğimiz ve talebimiz: Bir daha yaşanmasın, bir daha bu adada böylesine kanlı hesaplaşmalar olmasın…