Statükodan Nasıl Çıkılır? Ve Avrupa Ne istiyor?

0
112

Ülkemizde siyaset eyleyen büyük çoğunluk politik aktörlerin ve geniş bir toplumsal kesimin statükodan memnun olduğunu, uyum sağladığını ya da statükodan nasıl kurtulacağımızın gerçek yolunu bilemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Statüko dediğimiz şey aslında içinde yaşadığımız, leyhte ya da aleyhte de olsa rol aldığımız, mevcut sosyo-ekonomik durum değil midir? Ama karşıt veya taraftar olsak da her hâlükârda, düşünce sistemimiz, statüko içinde şekillenmektedir. Ve statükomuzun belirleyici niteliği, – ki bütün hastalıkları da buradan türemektedir – uluslararası hukuk ve küresel ekonominin dışında konuşlanmış olmasıdır.

Annan Plânı’yla birlikte Avrupa Birliği’ne girerek, uluslararası hukuk ve küresel ekonomiye dâhil olma ve “normalleşme/dünyalılaşma” şansımızı, 2004 referandumunda yitirmemize karşın, ne iyi ki bir kısım toplumsal-siyasal çevreler hâlen bu projeye bağlılıklarını sürdürmektedirler. Kanımca, Kıbrıslı Türklerin statükodan çıkışının görünen olası tek yolu, çözümle birlikte Avrupa Birliği’ne dâhil olunmasıdır. Şimdiki durumun devamı ya da TC ile entegrasyon, ne Kıbrıs’a ne de Kıbrıslılar’a huzur ve refah getirir.

2010 yılında yayımladığım “Onuncu Köy” isimli kitabımda, entegre olmayı arzuladığımız Avrupa Birliği’yle ilişkilere dair şu ifadeyi kullanmıştım: “Avrupa Birliği’nin, hoyrat Amerikan kapitalizmi, otoriter Çin – Rus kapitalizmi, mistik Japon kapitalizmi ve dünyanın diğer bölgelerinde hüküm süren pre-kapitalist üretim ilişkileri karşısında, tüm eksikliklerine rağmen uygarlığın geldiği en ileri aşamayı temsil ettiğini, Türkiye’nin bu projeye katılmasının önündeki Kıbrıs kaynaklı engelleri kaldırarak, Türkiye’nin tüm sosyo-kültürel, ekonomik, jeo-stratejik ve siyasal potansiyeli ile Avrupa Birliği’nin güçlenmesine katkı yapabilmesinin yolunu açmanın, Kıbrıs dâhil tüm dünyaya yarar sağlayacağını anlamak durumundayız.” (s. 47)

Bu ifadenin yayımlanmasından bu yana, AB ile ilgili olarak köprülerin altından çok sular akmasına karşın, kanımca AB’ye entegrasyon projesi, Kıbrıslı Türkler için statükodan çıkmanın hâlen olası tek yolu olarak durmaktadır.

Entegre olmayı arzuladığımız Avrupa Birliği’yle ilgili güncel tartışmaları gündeme alan bir kitap yayımlandı geçenlerde. Srećko Horvat ve Slavoj Žižek’in kaleminden çıkan, ayrıca Aleksis Tsipras’ın da katkı koyduğu, “Avrupa Ne İstiyor?” (Can Yayınları, 1. Basım, Ocak 2015, İstanbul) isimli kitaptan, – okuma fırsatı bulamayanlar ve kısır siyasetten bunalanlar için – ilgi çekici pasajlar aktarmakta yarar görüyorum:

– Ancak burada sömürgecilik karşıtı neşemizi kontrol altına almak zorundayız – ortaya atılması gereken soru: Eğer Avrupa kademeli bir bozulma içindeyse, onun hegemonyasının yerine ne geçiyor? Cevap: “Asya değerleriyle kapitalizm” – ki bunun Asya insanıyla hiç alakası yok, çağdaş kapitalizmin açık ve güncel eğilimleriyle her türlü alakası var; yani demokrasiyi askıya almak. Marx’tan beri, radikal sol hiçbir zaman gerçek anlamda “ilerici” olmadı – her zaman şu soruya takılmıştı: İlerlemenin bedeli nedir? Marx kapitalizmden ve onun getirdiği daha önce görülmemiş üretkenlikten çok etkilenmişti; sadece bu başarının karşıtlıklar getireceği konusunda ısrar etmişti. Biz de bugünün kapitalizminin gelişiminde aynını yapmalıyız: Onun ayaklanmaları teşvik eden karanlık alt yüzünü görmeliyiz. (s. 22)

– İnsanlar “işler gerçekten kötü olduğu zaman değil” beklentilerinde hayal kırıklığına uğradıkları zaman ayaklanırlar. (s. 22)

– Hayatının sonlarında Freud, feminen cinselliğin esrarıyla yüz yüze geldiğinde yaşadığı kafa karışıklığını itiraf ederek şu ünlü soruyu sordu: “Was will das Weib?” (Kadın ne ister?) Bugün, komünizm sonrası ülkeler Avrupa Birliği’ne girerken benzer bir kafa karışıklığı baş gösteriyor: Hangi Avrupa’ya girmiş olacaklar? Uzun yıllardır, yenilenmiş bir “solcu Avrupa merkezcilik” için yalvarıyorum. Dobra dobra söylemek gerekirse, tek seçeneğin Amerikan medeniyeti ve yükselen otoriter-kapitalist Çin medeniyeti arasında olduğu bir dünyada yaşamak istiyor muyuz? Eğer cevap hayırsa, o zaman tek alternatif Avrupa. Üçüncü Dünya Ülkeleri, Amerikan Rüyası ideolojisine karşı yeterince güçlü bir direniş sergileyemiyorlar; şu anki durumda, bunu yapabilecek olan sadece Avrupa. Bugünkü gerçek çekişme Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya arasında olan çekişme değil, Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya’nın tümüyle (Amerikan küresel imparatorluğu ve onun kolonileriyle) geriye kalan İkinci Dünya (Avrupa) arasındaki mücadele. (s. 56-57)

– Postmodern küresel kapitalizm ile modernizm öncesi toplumlar arasında hakiki modernizm aleyhine yapılmış garip bir anlaşma yok mu? Amerikan çokkültürlü küresel imparatorluğun, modernizm öncesi yerel gelenekleri kendisine entegre etmesi kolay – etkin şekilde asimile edemeyeceği yabancı madde Avrupa modernizmi. (s. 57)

– Türkiye problemi, Türkiye’yle ne yapacağı konusunda Avrupa Birliği’nin kafa karışıklığı, aslında Türkiye’yle ilgili değil, Avrupa’nın ne olduğuna dair kafa karışıklığıyla ilgili. (s. 87)

– O halde, bugün neredeyiz? Avrupa, bir tarafta Amerika, diğer tarafta Çin arasında büyük bir kıskaçta yer alıyor. Amerika ve Çin, metafiziksel olarak bakıldığında ikisi de aynı: zincirinden boşanmış teknolojinin ve sıradan insanın köksüz organizasyonunun aynı umutsuz kudurmuşluğu. Dünyanın en uç köşesi teknik olarak fethedildiği ve ekonomik olarak sömürüldüğü zaman; istediğiniz herhangi bir olay, istediğiniz herhangi bir yerde, istediğiniz herhangi bir zamanda, istediğiniz kadar hızlı ulaşılabilir hale geldiği zaman; “canlı” TV yayını aracılığıyla aynı anda hem Irak çölündeki bir çatışmayı hem de Pekin’deki bir opera performansını “tecrübe ettiğiniz” zaman; küresel dijital bir ağda, zamanın hızdan, her şeyin anlık gerçekleşmesinden ve simultane gerçekleşmesinden başka bir şey olmadığı zaman; bir reality show’un kazananı insanlar arasında gerçek bir kahraman olarak sayıldığı zaman; o zaman, evet, bütün bu kargaşanın üzerinde hâlâ bir hayalet gibi beliren soru: Ne için? – Nereye? – Ve sonra ne? (s. 87)

– Avrupa bugün, “modernizasyon”un kabulünü (yeni küresel düzenin kurallarına uyum sağlama) isteyen Anglosakson modeliyle – “eski Avrupalı” refah devletinden elde kalanları mümkün olduğunca korumak isteyen Fransız-Alman modeli arasında bölünmüş durumda. Karşıt görünmelerine rağmen, bu iki seçenek aynı madalyonun iki yüzü ve bizim tutacağımız gerçek yol ne geçmişin idealize edilmiş bir modeline geri dönmek – bu modeller açıkça tükenmiş hâlde – ne de Avrupalıları eğer bir dünya gücü olarak var olacaksak, kendimizi küreselleşmenin son trendlerine en hızlı şekilde uyum sağlamaya ikna etmek. Görevi, makul bir şeymiş gibi en kötü seçenek haline de getiremeyiz: amacın “Avrupa yüzüyle küreselleşme” olarak adlandırılabilecek bir şey başarmak olup küreselleşmede Avrupa gelenekleri arasında bir “yaratıcı sentez” arayışı. (s. 88)

– Her kriz kendi başına yeni bir başlangıç için bir teşviktir; kısa vadeli stratejik ve pragmatik önlemlerin (Birlik’in finansal olarak tekrar organize edilmesi için vb.) her çöküşü aslında bir nimet, temel meseleleri yeniden düşünmek için bir fırsattır. İhtiyacımız olan şey bir tekrar -aracılığıyla- geri-getirme (Wieder-Holung): Bütün Avrupa geleneğiyle yapılacak bir yüzleşme aracılığıyla, “Avrupa nedir?” sorusunu tekrar sormak gerek ya da “Avrupalı olmak bize ne anlam ifade ediyor?” sorusunu tekrar sormak ve böylece yeni bir başlangıç hazırlamak gerekiyor. (s. 88)

– Bu görev  zor bir görev; bizi bilinmeyene adım atmanın büyük riskini almaya zorluyor – ancak bunun tek alternatifi yavaş bir çürüme, Avrupa’nın olgun Roma İmparatorluğu için Yunanistan neyse yavaş yavaş ona dönüşmesi, bir manası olmayan, nostaljik bir kültürel turizm istikameti. (s. 88-89)

– Notes Towards the Definition of Culture (Kültürün Tanımlanmasına Doğru Notlar) başlıklı eserinde büyük muhafazakâr T.S Elliot, tek seçimin mezhep ayrımı ile inançsızlık arasında olduğu anlarda, bir dini canlı tutmanın tek yolunun ana kadavradan mezhepçi bir ayrışma olduğunu söylüyor. Bugün bu bizim tek şansımız: Standart Avrupa mirasından sadece “mezhepçi bir ayrışma” yöntemiyle, eski Avrupa’nın çürüyen kadavrasından kendimizi kesip atarak yenilenmiş Avrupa mirasını hayatta tutabiliriz. (s. 89)

– Her ne kadar sınırlar ve savaşlar aynı anda hem Pakistan ve Mali gibi uzak yerlerde, Akdeniz’de yahut mülteci kamplarında hem de başkentlerimizin tenha köşelerinde varken, rahatsız edilmeden, sınırları olmadan ve savaş yaşamadan Avrupa’nın tadını çıkaran “homo sacher” in canlı kanıtları değil miyiz hepimiz? Sahillerimizde boğulan veya şehirlerimizin banliyölerinde hayatta kalmaya çalışan mültecilerden, genç insanların yüzde 50’sinin işsiz olduğu Yunanistan ve Portekiz gibi çevre ülkelere kadar, Libya ve Mali’deki Avrupa askerlerinden, bölünmüş Kıbrıs Adası’na kadar her ne kadar (politik, sosyal ve ekonomik) bir savaş her gün süregelse de, Birleşmiş Avrupa’dan konuşurken “tasasız” olmuyor muyuz? (s. 99)

– Bu devrimin temsilcileri kimler olacak? İndignados bütün politik sınıfı, sağ olsun sol olsun, yozlaşmış ve iktidara yönelmiş bir arzu tarafından kontrol edilen bir sınıf olarak gözden çıkarıyorlar, ancak manifesto yine de bir takım talepler içeriyor, bu taleplerin yönlendirildiği kişiler de – kim? Halkın kendisi değil: İndignados (henüz) kimsenin bunu onlar için yapmayacağını, görmek istedikleri değişimin kendileri olması gerektiğini iddia etmiyor. Ve bu yakın zamandaki protestoların ölümcül zayıf noktası: Kendisini sosyopolitik değişimin pozitif bir programına dönüştüremeyen gerçek bir öfkeyi ifade ediyorlar. (s. 122)

– Ama Yunanistan’da bile , protesto hareketi kendi kendine organize olmanın sınırlarını gösteriyor: Protestocular, bunu kontrol edecek merkezi bir otorite olmadan eşitlikçi bir özgürlük alanını ayakta tutuyorlar, herkese konuşmak için eşit zaman verilen bir kamu alanı. Protestocular bundan sonra ne yapmak gerektiğini, salt protestonun ötesine nasıl geçeceklerini tartışmaya başladıklarında çoğunluğun vardığı fikir birliğine göre yapılması gereken şey yeni bir parti kurmak veya devlet gücünü doğrudan ele almak değildi, amaç politik partilere baskı yapacak bir hareket oluşturmaktı. Bu kesinlikle toplumsal hayatın yeniden organize edilmesini sağlamak için yeterli değil. Bunu yapabilmek için, çabuk kararlar verebilen ve bunları gereken bütün sertlikle uygulayan güçlü bir vücuda ihtiyaç var. (s. 122)

– Anıtsal İkinci Dünya Savaşı Hatıraları adlı eserinin son sayfalarında, Winston Churchill bir askerî kararın alınışının gizemi üzerine düşünür: Uzmanlar (iktisadi ve askeri analistler, psikologlar, meteorolojistler) analizlerini ortaya koyduktan sonra, bir kişi, basit ama işte tam da bu sabepten dolayı son derece zor olan kararı almak ve bu karmaşık çokluğun yerine basit bir “evet” ya da “hayır” koymak zorunda. Saldıracağız, beklemeye devam ediyoruz… Sebeplere tam anlamıyla indirgenemeyecek bu hareket bir Efendi’nin hareketidir. Durumu tüm karmaşıklığıyla sunmak uzmanların işidir ve bunu bir karar noktasına getirecek şekilde basitleştirmek de Efendi’nin işidir. (s. 152)

– Bir Efendi’ye özellikle derin kriz durumlarında ihtiyaç vardır. Bir Efendi’nin işlevi eski bir ayrımı koymaktır – bilindik sınırlar içinde sürünmeyi isteyenlerle gerekli değişimin farkında olanlar arasındaki ayrımı. (s. 152)

– … işte bu yüzden iyi bir politikacı sadece halkın menfaatlarini savunmaz; onun aracılığıyla halk “gerçekten ne istediğine” karar verir. (s. 156)

– Badiou, “demokratik” hassasiyetimize Efendi’nin rolünün ters düşmesinden korkmuyor: “Liderlerin bu çok önemli işlevi baskın ‘demokratik’ ambiyans ile uyumlu değil, bu yüzden bu ambiyansa karşı acılı bir mücadeleye giriştim (ne de olsa ideolojiyle başlamak gerekir).” Bodiou’nun önermesini korkusuzca takip etmeliyiz: Bireyleri etkin bir şekilde dogmatik “demokratik uykularından” uyandırabilmek, kurumsallaşmış temsili demokrasiye olan körü körüne bağlılıklarından koparabilmek için, doğrudan kendi kendine organize olma hareketlerine yönelmek yeterli değildir: yeni bir Efendi figürüne ihtiyaç vardır. (s. 156-157)

– Bu durumda bugün ihtiyacımız olan şey solcu bir Margaret Thatcher’dır: Thatcher’ın yaptığını, bugünün bütün ana akımlardan politik seçkin zümresince paylaşılan ön kabullerin tümünü dönüştürerek tam ters yönde tekrar edecek bir lider. (s. 157)

– Avrupa’nın yeniden tasarlandığı bir safhadayız. Amaç iki yönlü bir Avrupa’ya sahip olmak, bütçe fazlası olan ülkelerin jokey rolünü üstlendiği ve bütçe açığı olan ülkelerin at rolünü üstlendiği bir ülkeler birliği. Soru ne olursa olsun, cevabın monetarizm, acımasız kemer sıkma politikaları ve toplumun yıkılmasının olduğu bir Avrupa’dan bahsediyoruz. (s. 158)

– Bu süreci durdurmak zorundayız. Serbest piyasa sistemi artık herkes için devamlı zenginlik ve büyüme sözü veremiyor. 2008 krizinden sonra sistem çöktü ve onun bütün düşmanlığı topluma yayıldı. Bu şekilde fazla devam edemeyiz. Avrupa ya demokratik ve sosyal olacak ya da yok olacak. Dolayısıyla, tarihi bir yön değişimine ihtiyacımız var. Bunu yapabilmek için, Avrupa’nın halkları durumu mücadele, kopuşlar ve dayanışma aracılığıyla kendi ellerine almalılar. Toplumsal direnişin her türlüsü sayesinde Avrupa’nın tümü için yeni ve alternatif bir yol ortaya çıkacak. (s. 158-159)

– Sorun her zaman, iktidarın sizi değiştirmesine ve asimile etmesine izin vermeden, iktidara nasıl yaklaşmak gerektiği olmuştur. Geçmiş yıllarda Avrupa genelinde olan budur. Güç sizi bir “realist” yapar ve en sonunda prensiplerinizin ötesinde ödün ve tavizler vermeye yönlendirir. (s. 165)

– SYRIZA’nın verdiği mücadelenin tam da Avrupanın ruhu için verilen bir mücadele olduğunu düşünüyorum ve burada, utanç duymaksızın, bir Avrupa merkezci olarak konuşuyorum. Tamam kimseyi gücendirmemek adına her şey yüzünden Avrupa’yı suçlamak hoş; emperyalizm, sömürgecilik, kölelik; ama Tanrı’m, Avrupa insanlığa – ve bundan gurur duyalım – harikulade birşey verdi: radikal eşitlikçilik fikri, radikal demokrasi fikri, feminizm vb. Bu Avrupa kimliğinin merkezinde; ve bugün söz konusu olan da bu. Yani Aleksis’in de zaten belirttiği gibi, tehlike kim? – Avrupa’nın bugünkü savunucuları, Brüksel’in teknokratları veya göçmen karşıtı milliyetçiler, Avrupa mirasında uğruna mücadele vermeye değer şeylere karşı tehdit oluşturan onlar. Ekonomik neoliberalizmin, göçmen karşıtı popülizm faktörlerle birleştiği – ki bu artık ihtimallerden biri – bir Avrupa hayal edin; bu tür bir Avrupa hayal edin – bu artık Avrupa değil.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here