Sosyolog ve toplum

0
272

 

Emekli tümgeneral Doğu Silahçıoğlu, 3 Şubat 2008 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısında şöyle diyordu:

Ne var ki “AKP” bir şekilde iktidardan uzaklaştırılsa bile, bu yöntemin başarıya ulaşması da bir diğer gelişmeye bağlıdır. O da; “Atatürk Cumhuriyeti” yandaşlarının genel seçimler sonrasında siyasal iktidarı ele geçirebilmeleri ve yeni bir nesil yetişinceye kadar yönetimde kalmayı sağlayabilecek önlemler geliştirmeleridir. Çünkü “AKP” ya da onun ardılları, seçimi yine kazandıkları takdirde, değişen bir şey olmayacak, bugünkü resim yeniden ortaya çıkacaktır!..

“Çıkış Yolu” başlıklı yazı, bir kesimin zihniyetini bütün berraklığıyla gösteriyordu:

Bilindiği üzere tarih geniş bir öğreti alanıdır. Hiç kuşku yok ki benzer olaylar her zaman aynı sonuçları doğurmasa da, gelişmeler belli çizgide seyretmektedir!.. Geçmişte yaşananlar; içinde bulunduğumuz sorunlar karşısında bize bir çıkış yolu göstermektedir!.. “27 Mayıs 1960 Devrimi” öncesinde, DP iktidarının siyasal baskılarına ve antidemokratik uygulamalarına karşı, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü TBMM’de seslenmektedir: “Baskı idaresine millet bütün namuslu teşkilatıyla, bütün sade vatandaşlarıyla direnecektir!.. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur!.. Eğer insan hakları yaşatılmaz, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa, ihtilal behemehal olur!.. Şartlar tamam olduğu zaman, milletler için ihtilal meşru bir haktır!.. Fakat ihtilal aslında bir millet hayatının asla arzu etmeyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır!..”[1]

Yazının her cümlesi incelemeye değer. Doğu Silahçıoğlu, öncelikli olarak AKP’nin “bir şekilde” iktidardan uzaklaştırılması gerektiğini söylüyor. Bu “şeklin” ne olduğu ve meşruiyetine dair bir önermesi yok gibi gözüküyor. Ama pek umurunda olmadığı da cümlenin devamından belli. “AKP bir şekilde iktidardan uzaklaştırılsa bile,” diyor, “bu yöntemin başarıya ulaşması bir diğer gelişmeye bağlıdır.” Ne yapılması gerektiğini Paşamız tane tane anlatıyor. O gelişmede başrolü “Atatürk Cumhuriyeti” yandaşları oynayacaklarmış. Üstelik bu yandaşlar genel seçimler sonrasında iktidarı ele geçirecek ve yeni bir nesil yetişinceye kadar da orada kalacaklarmış. Bunun için bazı önlemlerin alınması gerekiyormuş. “Çünkü ‘AKP’ ya da onun ardılları” seçimi yeniden kazanırsa değişen hiçbir şey olmayacakmış. “Devrim” olarak nitelediği 27 Mayıs’a vurgu yaptıktan sonra da kendi sözünü İsmet Paşa’nın ağzından söylüyor: “Şartlar tamam olduğu zaman, ihtilal meşru bir haktır!..”

Ne yazık ki, Paşamız “AKP ya da ardıllarının” bu seçimi nasıl olup da kazanacaklarını söylemiyor ama önlemler alınmazsa bu sonucun kaçınılmaz olduğunu onun satırlarından anlıyoruz. Sonrası malum; şartlar tamam olduğundan, ihtilal meşru bir haktır… İhtilalden medet ummak da olsa olsa acınası bir aczin dışavurumudur.

Bu arada, bu yazı yayımlandıktan yaklaşık on ay önce TSK bir elektronik muhtıra verip “sözde değil özde laik bir Cumhurbaşkanı” istediğini beyan etmiş; bir ay sonra ise, Mart 2008’de, Abdurahman Yalçınkaya adlı bir başsavcı AKP’ye “kapatma davası” açmıştı. Bir yanda Cumhuriyet Mitingleri yapılıyor, öte yanda İlhan Selçuk’un yönetimindeki Cumhuriyet gazetesi “Tehlikenin farkında mısınız?” reklamları yayınlıyordu. Doğu Silahçıoğlu’nun yazısı yayımlandığında memleketimizin siyasi ortamı bu şekildeydi.

Türkiye, Silahçıoğlu’nun yazdığının tam aksi yönünde ilerledi. Tayyip Erdoğan ve AKP, girdiği bütün seçimleri kazanıyor, daha önemlisi kendi partisinden olmayanların da “rızasını” alıyordu. Doğu Silahçıoğlu ile “cahil halk” bir türlü uzlaşamıyor, Muhtıra’ya karşı koyup erken seçime giden Tayyip Erdoğan’ın tutumu liberal ve demokrat kesimden de büyük destek görüyordu. Erdoğan’ın bu yükselişine karşı Silahçıoğlu’nun “Atatürk Cumhuriyeti yandaşları” adına önerebileceği tek şey ihtilal beklentisiydi…

Silahçıoğlu, bu yazıyı yazarken yalnız değildi. Hürriyet’in en çok okunan yazarlarından Yılmaz Özdil, coşkuyla karşıladığı Muhtıra’nın ertesi günü yazısına şu cümlelerle başlıyordu: “Hâlâ deniyor ki… Bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan… Gücü olan sana dayatır. Kaçınılmaz gerçek, budur.”[2]

Özdil, gene 2007 yılında çıkan bir başka yazısında “Atatürk Cumhuriyet yandaşı” olmayan, bir başka deyişle AKP’ye oy veren kesime “bidon kafa”[3] diyor, bir başkası “göbeğini kaşıyan adam”[4] olarak niteliyordu.

 

Değişmeyen zihniyet

Türkiye’de aydınlar ile halk arasında, ezelden beri, ilginç bir ilişki vardır. İkisi de birbirinden pek hazzetmez. Kendini Kemalist addeden kesim ise kaçan bu “asr-ı saadet” günlerini yad etmekten başka bir siyaset üretemediğinden halktan tamamen kopmuş durumda. Türkiye’yi kabaca şöyle okuyorlar: Bu ülkeyi biz kurduk, 23’ten 38’e kadar asr-ı saadet günleri yaşadık, bazı küçük sorunlar olduysa da 1946’ya kadar her şey yolundaydı, balolar düzenledik, muasır medeniyeti inşa ediyorduk, ama 1950’de çok partili seçim yapılınca birden karşıdevrimle karşılaştık, Köy Enstitüleri de kapatılınca…

Hayata “hayattaki en hakiki mürşit ilimdir”, ülkeye ise “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz” penceresinden bakıyorlar. Başkaca hiçbir sözleri, hiçbir vaatleri, hiçbir tasavvurları bulunmuyor. Konu uluslararası ilişkilere gelince de şiar belli: “Yurtta sulh, cihanda sulh”. Ama ne yazık ki, bu sözler bugünün siyasetini üretmekten çok uzak.

Demokrat Parti’nin seçimi kazanmasını sağlayan sloganına bakalım: “Yeter! Söz Milletin!” Bu slogan, Kemalist literatürde “karşıdevriminin” başladığı tarihe denk düşüyor. Peki, acaba hakikat böyle mi? Ya da, bu tarih okuması bizi nereye götürüyor? Bir kere, şu üç kelimelik slogandaki “Yeter!” kime söyleniyor? Her şeyden önce, birinin “yeter” demesi için bir süre geçmesi gerekir. Anlaşılan o süre, Türkiye özelinde fazlasıyla geçmiş ki DP doğru sayılan ilk oylamadaki seçimde kazandığı iktidarı bir daha kaybetmedi. İkinci cümle: “Söz milletin!” Demek ki, o süre boyunca söz milletin değilmiş. Millet de iktidarda değilmiş. Peki, millet ilk seçimde CHP’yi alaşağı edince “aydınlar” bu süreci nasıl okuyor? Evvela, halk cahil. Cahil olmasa oyunu “doğru” yere verecek ama henüz o olgunluk seviyesini erişemedi. Kemalist aydın, “halk neden cahil?” sorusunun yanıtını da verir hemen: “Osmanlı’da okuma yazma bile yüzde bir!”

Ama sorduğu sorular nedense orada bitiyor. Devamıyla yüzleşmek istemediğinden o soruları sormuyor, sormadığı için yüzleşemiyor, yüzleşemediği ölçüde de toplumdan uzak düşüyor. Sonuç, her seçimde gelen hezimet.

Kemalist aydınların günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olan sosyoloji profesörü Emre Kongar’ın 28 Mayıs 2017 Pazar günkü Habertürk gazetesinde bir söyleşisi yayımlandı. Doğu Silahçıoğlu’nun “Atatürk Cumhuriyeti yandaşlarının” iktidarı nasıl ele geçireceklerini ve orada nasıl kalacaklarını anlattığı yazısından yaklaşık on sene sonra, Kongar’ın verdiği söyleşide büyük benzerlikler göze çarpıyor. Tabii Prof. Kongar’da Paşamızın  ihtilal severliği yok. Ama zihniyet o kadar benziyor ki şaşmamak elde değil. Çünkü Doğu Silahçıoğlu’nun toplumu anlamak gibi bir derdi olmayabilir, ne de olsa bir asker kendisi ama Emre Kongar hayatını buna vakfetmiş, kitaplar yazmış, burayı analiz etmeye çalışmış bir sosyoloji profesörü.

Kübra Par’ın “Bir sonraki seçimde AK Parti’nin kaybedeceğine mi inanıyorsunuz?” sorusunu Kongar şöyle yanıtlıyor: “Bir sonraki seçim ya da ondan sonraki seçim… Türkiye bir şekilde demokratik sisteme dönecektir.” Bir gün mutlaka dönecek de, acaba bu yol Emre Kongar’ın düşündüğü şekilde olabilir mi? Yoksa, esas çıkmaz Kongar, Silahçıoğlu ve benzerlerinin sistematiğinde mi yatıyor? Kongar’a göre, Türkiye’de bir muhalefet sorunu yok! . Sonra, adını vererek sorunun kaynağını gösteriyor: “Ben, Türkiye’de esas sorunun AKP ve Recep Tayyip Erdoğan olduğu kanısındayım.” Kübra Par, muhalefetten kaçtığını ima edince “hayır” diyor Kongar, “neden kaçayım?” Ve ekliyor: “Zaten muhalefet benim!”

Emre Kongar’ın sözüne bakınca muhalefetin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Kendisi, bu uğurda bedeller ödemeyi göze alan bir muhalif sonuçta. Bunu da açıkça ilan ediyor. Kongar’ın buna benzer bir çıkışı otuz sene önce de var. 12 Eylül’den sonra da sakalını kesmediği için akademiden atılmış ve “sakalıma sadece karım karışır” demiştir. Ama şu sözler de ona ait:

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, altyapısı olmadan, yani sınıfsal yapı olmadan kuruluyor. Oysa demokrasi önce bir sermaye sınıfı, sonra da işçi sınıfı olmadan kurulamaz. Dünyanın hiçbir yerinde demokrasiyi zaten tek başına sermaye sınıfı kurmamıştır, işçi sınıfının itelemesiyle kurulmuştur. Türkiye’de, bırak işçi sınıfını sermaye sınıfı yokken, Mustafa Kemal ve arkadaşları, “Bu Cumhuriyet’tir” diyor. Bir tek Koç Ailesi var. Burjuva sınıfı yok ki işçi sınıfı olsun da demokrasiye sahip çıksın. Menderes ve arkadaşları toprak ağaları. Orada tarihi yanlış başlıyor; “Demokrasi getirip Cumhuriyet kuracağız” diyen Atatürkçü kadrolar demokrasi adına muhalefete izin verdiği zaman, muhalefeti sahiplenen sınıf toprak ağaları sınıfı oluyor. Toprak ağaları sınıfı gayet tabii demokrasi getirmiyor; ne işçi hakkını veriyor, ne temel hak ve özgürlükleri veriyor. “Vatan, Kuran, ezan” deyip demokrasi atılımını durduruyor ve yok ediyor. Bu arada tarımda makineleşme ve kentlere doğru da müthiş bir köylü akımı başlıyor, fakat siyasal değerler ve toplumsal değerler demokrasi ve insan hakları çizgisinde olmadığı için kentlere gelen köylüler kentlileşemiyor, tam tersine kentleri köylüleştiriyor. Böyle bir rezalet içinde geliyoruz.

Cumhuriyet’i “kurucusunun” adıyla anmak önemli. Bu referansla bir kez daha anlıyoruz ki Kongar, “Atatürk Cumhuriyeti yandaşlarından” biridir. Kongar’ın cevabından Türkiye’nin altyapısı olmadığı gibi “sınıfsal yapısı” da olmadan kurulduğunu öğreniyoruz. İlginç. Herhalde “imtiyazsız sınıfsız, kaynamış bir kitleyiz” sözüne atıfta bulunuyor.

Sonra, “tarihi yanlışın” ne olduğunu bize söylüyor. Atatürkçü kadrolar, “Demokrasi getirip Cumhuriyet kuracağız” demişler. Hocam benden daha iyi bilir, ama sanki Demokrasi ve Cumhuriyet arasındaki ilişki kronolojik olarak pek böyle değil. Mesela, “altı ok” arasında ben “Demokrasi”yi hatırlamıyorum. Hatırlamadığım gibi, Cumhuriyet ve Demokrasi birbirinin olmazsa olmazı da değil. Ayrıca, demokrasisi yoksa bir yönetim şeklinin ne olduğu çok da mühim midir? Klasik sorudur, İran Cumhuriyeti’nde mi Birleşik Krallık’ta mı yaşamak istersiniz?

Bu Atatürkçü kadrolar tarihi yanlışı “demokrasi adına muhalefete izin vererek” tamamlamışlar. Gene hocamın satır aralarından anladığım kadarıyla, bundan önce muhalefete izin verilmiyormuş. Bu, muhalefet olmadığını mı gösterir yoksa muhalefetin bastırıldığını mı? Muhalefet yoksa, herkes her şeyden memnunduysa “Yeter!” diyen “millet” kimdi? Yok, eğer bastırıldıysa, bugün muhalif olmaktan çok övünen Kongar, nerede durmaktadır? Yani, hocamız biraz çelişkilerle dolu gibi. “Demokrasi adına muhalefete izin vermek” sözüne biraz daha bakmak lazım. Benim bilebildiğim kadarıyla, çok partili hayata geçilsin diye öyle büyük gösteriler falan olmadı bu ülkede. Ama İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Missouri zırhlısı gelmişti. Hatta, hocam mutlaka çok daha iyi biliyordur, genelevler bile boyanmıştır.. İzin vermeyip de ne yapacaktı İsmet Paşa? Pek izin isteyen olduğunu da sanmıyorum, “yeni dünyada” kendine bir yer bulmanın mütemmim cüzü muhalefetti ve biz de o dünyaya girmek istiyorduk.

Seçimi toprak ağaları kazanıyor. Karşıdevrimin birinci günü. Hocam, sebebi çözmüş: “‘Vatan, Kuran, ezan’ deyip…” Tamam, işte bu kadar. Türkiye’de iktidara gelmek, bir kesimin gözünde bu kadar kolaydır. Bu cahil halk, makarnaya, kömüre oyunu verir, hele Kuran, ezan dedin mi sittinsene iktidar garanti! Peki, bir toplumbilimcinin burada sorması gereken soru bunun neden böyle olduğu değil mi? En azından burada böyle yürümüyor işler. Emre Hoca da bunu sormak yerine “vatan, Kuran, ezan” üçlüsüne sığınıyor. DP deyince akla gelen ilk iki ismin, Bayar’la Menderes’in, eski birer CHP’li olması falan pek bir mana taşımıyor. Bunun üstüne düşünmeye gerek yok. Halkın bir toprak ağasına neden ısrarla oy verdiği de teferruat. Acaba “halkın ne istediğini o toprak ağası daha iyi görmüş olabilir mi?” diye de sorulmuyor. Serbest Fırka’nın İzmir mitinginin ertesinde kapatılması ve on beş sene sonra Aydın’dan bir toprak ağasının başvekil oluşu… Bunların arasında bir bağıntı olmadığı gibi, Kongar için “muhalefete izin verilmemesi” doğru. Halk “yeterli” bilinç düzeyinde değil çünkü! İyi de, biz bunları Doğu Silahçıoğlu’ndan okuyunca garipsemiştik, ya şimdi? Karşımızda bu ülkenin en bilinen, en popüler sosyologlarından biri var!

Kübra Par’ın bir sonraki sorusu şöyle: “Çok partili hayata geçilmeyip de ne yapılsaydı” Hocam cevabı veriyor: “Aynı, tek partili düzende, tarihin akışına uygun olan bir biçimde endüstrileşme ve kentleşme atılımı devam etmeliydi.”

Demek, tek partili düzende devam edilmesi gerekiyordu. Aslında Emre Kongar’ın söylemek istediği şu: “Tek parti yönetimiyle benim bir derdim yok. Benim derdim, o tek partinin benim partim olmaması.” Tabii, bunu “tarihin akışına uygun olan bir biçimde” diye süsleyerek söylemek gerekiyor. Ama burada da bir sorun var gibi. Kongar ne der düşünür bilmem, ama sanki her şey “tarihin akışına uygun bir biçimde” ilerledi. Sanki muhalefete izin verilmeseydi Türkiye “anakronik” bir toplum olarak kalacak ve belki de ömrünün sonuna gelecekti. Bu “kentleşme ve endüstrileşme atılımının” ne zaman sona ereceği de meçhul. Mesela, bugün bitmiştir bu süreç? Ya da ne zaman bitmiştir? Ya da hangi evrede muhalefete izin verilmeliydi? Ya da Tayyip Erdoğan çıkıp “kentleşme ve endüstrileşmede çok geri durumdayız, tıpkı değerli sosyolog Emre Kongar hocamızın dediği gibi, tarihin akışına uygun bir biçimde tek partiye dönüyor, demokrasi adına muhalefete verdiğimiz izni kaldırıyoruz” derse ne diyebilir? Kongar’ın argümanları bunlar.

Çok sevdiğim bir hocam, ne tesadüf o da sosyoloji profesörü, anlatmıştı. Fransa’da şu an yürürlükte olan 5. Cumhuriyet Anayasası, 58 krizinden sonra General de Gaulle tarafından hayata geçirilir. 1962’de de bir referandum yapıp başkanın halkoyuyla seçilmesi kararlaştırılır. 1981’e kadar da “de Gaulle ve ardılları” seçimi kazanır. Ama 1981’de sosyalistlerin adayı Mitterand kazanınca iktidarın verdiği yetkileri kendince kullanmaya başlar. “Ne yapıyorsunuz?” diye soran ilk gazeteciye de Mitterand “üzerimdeki ceket General de Gaulle için dikildi ama bana da cuk oturdu” cevabını verir. Yani, Kongar’ın argümanları tek parti isteyen biri için aslında bulunmaz nimet. Daha üzücü olan, bir sosyoloji profesörüyle emekli bir tümgeneral arasında büyük bir zihniyet farkı olmaması.

Tabii bu mantık örgüsünün bugün dahi topluma doğrudan bir yansıması oluyor, her seçimde sandıktan aynı sonuç çıkıyor: “Her şeye rağmen Tayyip Erdoğan”. Ve bu siyaset üretememe sarmalı CHP’yi kıyılara mahkûm ettiği gibi, bu partinin çok partili sisteme geçildiğinden beri bir tek seçimi kazanamaması olarak karşılık buluyor. Bitmeyen bir nobranlık, sonu gelmez bir “benim tek partim iyidir” anlayışının cevabı.

Neden sonra, gazeteye daha dikkatli baktım. Hocam yaşı ilerledikçe giydiği tişörtlerle de dikkat çeker oldu. Renkli baskılı, çizgi filmli tişörtlerin arasında duvardaki fotoğraflar gözüme çarptı. İki tane Atatürk fotoğrafı asılı duvarda. Atatürk, birinde sivil elbiseli. Aynı duvarda büyücek bir  saat, birkaç tablo. Ama diğer duvarda, Atatürk üniformalı ve kalpaklı. Üstte, tek başına. Sağ çaprazında ise İlhan Selçuk’un bir fotoğrafı var. Belki de bu söyleşide verdiği bütün cevapların “bilinçdışı” o duvarlarda asılı.

[1] Doğu Silahçıoğlu, Cumhuriyet, 3 Şubat 2008.

[2] Yılmaz Özdil, Hürriyet, 29 Nisan 2007.

[3] Yılmaz Özdil, Hürriyet, 13 Ağustos 2007.

[4] Bekir Coşkun, Hürriyet, 3 Mayıs 2007.