Siyaset Mi Teknokrasi Mi? Ulus Baker Ne Demişti?

0
103

Sınıflı toplum varsa, toplum homojen değilse, farklı çıkarların çatışması sözkonusudur. Farklı çıkarların, arzuların, isteklerin, taleplerin karşı karşıya geldiği, çatıştığı veya dengelendiği yer, “siyasal alan’dır”.  Devlet, parlamento vb. ise siyasal alanın biçimidir, çatısıdır, formudur.  Farklı çıkarların, arzuların, isteklerin, taleplerin sözcüsü olansa “siyasettir”.

Ulus Baker’in aktardığından alıntılayarak söylersek, “teknokrasi, T. Rozsak’ın ifadesiyle, ‘İlerleme ve akıl adına, düşünülemez olanın düşünülebilir hâle, hoşgörülemez olanın hoşgörülebilir hâle gelebileceğini olumlaması…’ olarak anlaşılabilir.”

Teknokrasi, insanı, toplumu, psikolojiyi, arzuları, ihtiyaçları ve reel durumu dikkate almaz, genellikle; siyasete tabiyse belki işe yarayabilir, değilse hayatla bağı kopuktur; mutsuzluk ve sefalet üretir.

Özelleştirme, özerkleştirme, siyasete güvensizlik ve yeni siyasal arayış ve oluşumların konuşulduğu bu günlerde, aramızdan genç yaşta ayrılan Kıbrıs kökenli sosyolog – felsefeci Ulus Baker’e kulak verilmesi yararlı olacak düşüncesiyle, size, onun “Dolaylı Eylem” (İletişim Yayınları, 2. Baskı 2015, İstanbul) isimli kitabında yeralan sözlerinden özet bir derleme aktarmayı uygun gördüm. Mesajı olan alsın, yeter ki!

Ulus Baker’in Sözleri:

– Belki de son yirmi yıl, yalnızca dev siyasal güçlere ve onların “güvenilir” otoritelerine vurulan darbelerin dönemi olarak değil, siyasal alanın sonsuzca daraldığı bir dönem olarak anılacaktır. Yirmi yıl kadar önce “yeni toplumsal hareketler” adıyla vaftiz edilen ekolojizm, feminizm, ve “halk inisiyatifleri” türünden hareketler çok geçmeden içinde at oynatabilecekleri alanların sınırlanıverdiğini görmüşlerse, bunun nedenlerini yalnızca bu hareketleri ayakta tutan düşüncelerin “zayıflığında” değil, 1975’lerden sonra sahneye çıkan bazı global oluşumların zorunlu sonucunda aramalıyız. (s.13-14)

– Siyaset alanının sonsuzca daraldığı gözlemlenen günümüzden bakmak, “siyasetin imkânsızlığı”nı ortaya koymak için esaslı bir yoldur ama zaten kaybedilmiş olan bir savaşın galibini yeniden taçlandırmanın binbir yolundan biri olarak kalacaktır yalnızca. Siyaset adamı için siyasal alan dolaysızca tanıdığı, içinde kendi varlığını tanımlayabildiği, başarı ve başarısızlık koşullarının verili olarak bulunduğu bir evdir. Başka bir deyişle, günümüz siyaset alanı “biçimsel ve “rasyonel”dir. Siyaset kurumlarının, yani siyasetçinin evinin Kafkaesk bir “bürokratik makine”ye dönüştüğü modern toplum, siyaseti düşünmeye başlamanın tek ve özerk başlangıç noktasına sahip değildir bu yüzden. Çünkü siyaset eylemi, kurumsal çatısından (Devlet aygıtı, ideolojik aygıtlar, vb.) farklı olarak ne rasyonel ne de kurallıdır. Devletsiz, parlamenter aygıtsız, temsiliyetsiz bir siyasetin ele alınamaması – modern siyasal düşüncelerin bu “kör nokta”sı – siyaset alanını tanımlamakta farklı başlangıç noktalarını ziyaret etmeye zorluyor bizi. (s.14 – 15)

– Günümüz toplumları şikâyet ve itirazların etkili gücünden pek uzaktalar: Her şeyden önce, “ilerlemiş toplumlar” adını verdiğimiz toplumlarda, salt itiraz ve şikâyetle yeterli bir güç kazanılamayacağı açıktır. Bunlara ek olarak, kimine göre güçlü inisiyatiflere girişmek, başkalarına göreyse ancak şiddet ve terörü de yeri geldiğinde içeren direniş biçimlerinin benimsenmesi gerekir. (s. 20)

– Artık şikâyet her yerdedir: Halkın her kesiminin görüşleri ve istekleri sorulur, hatta kışkırtılır. İsteklerinin ve taleplerinin nedenlerinin pek farkında olmayan halk da cevap verme zorunluluğunda hisseder kendini: Salt görüşüne başvurulduğu, değerlerin kaynağının kendisinde olduğuna inandırıldığı için. (s. 21)

– Terör ise, şikâyet ve itirazın boyunduruğu altında değildir artık: Sessizleştirilen adalet taleplerinin söz söylenebilecek, yani yöneltilen bir soru olmaksızın gerçek anlamda ifade edilebilecek tek itirazı terennüm eder. Konuşma dilinden çok beden diline, olayların diline daha yakındır. Her an, her yerden fışkırabilecek bir tehlike olarak terör, virütük bir siyaset alanına sahiptir: Kentlilik ve globallik… Oynadığı alan işte bunlardır. Siyaseti artık bir “pozisyon mücadelesi” olarak görmeyen, mücadelenin biçimini değiştirerek ruhlar ve canlar üzerindeki tehdidi bir bakıma mutlaklaştıran tek “modern” gerilla pratiğidir terör. (s. 21)

– … insanların “sonsuz küçüklüklere” varan istek karmaşaları, psikolojik “iç dünya” ile “sosyal olgular”ın “dış dünya”sının birbirlerini itmedikleri, dışlamadıkları alacakaranlık alanlar. (s. 31)

– Alacakaranlığı en iyi sezenler elbette siyasetin aktörleridir. Bilirler ki, siyasetin “normlarına uygun” davranmak çoğu zaman (belki her zaman) başarısızlıkların en büyük nedenidir. Strateji kuraldan, taktik ise stratejiden önce gelmelidir. Siyasetin alanı “burada ve şimdi”nin hâkimiyetinde görünür. Büyük siyasal tasarımlar, ütopyalar, derin toplumsal ve siyasal hareketler “ısrar” ve “tekrar”ı sürdürmelerine rağmen, sanki değiştirilemez bir “kader”in oyununa gelmiş gibi olayların akışına bırakmak zorunda kalırlar kendilerini. (s. 31 – 32)

– Dil ve iletişim hâlihazırdaki siyasal mekânın belki sınırlarını çizmekte, belki açıklanmasının en rahat ortamını ve araçlarını oluşturmaktalar. Dil ve iletişim mühendislerinin, reklamcılarının ve teknokratlarının siyasal alanı belirlemekte büyük bir güç kazanmaları ise bu nosyonlara karşı bir tür güvensizliğin ve kuşkunun devreye sokulması gerektiğini göstermektedir. (s. 42)

– “Teknokrasinin canice karakterinin şu kesin ölçütü: İlerleme ve akıl adına, düşünülemez olanın düşünülebilir hâle, hoşgörülemez olanın hoşgörülebilir hâle gelebileceğini olumlaması…” (T. Rozsak) (s.42)

– İsteklerin meşrulaştılması olarak düşünülebilecek siyaset neden olanaksızdır? Çünkü siyaset alanının sınırlarını çizen söz, yalnızca sonsuz bir yinelemeye konu olabilir: Egemenin sözüyle tebaanın dudak kıpırtısı arasında, hiçbir farklılık tartışmasına olanak vermeyen garip bir “uyum”, özdeşliğe varan bir uzlaşma konulmuştur. (s.50)

– Dostluk herhangi biriyle başka herhangi bir arasında oluşabilecek tek uyum ve karşıtlık bağıdır. Oysa siyasal “hareket” her zaman bir konum savaşı verir; slogan her zaman stratejiye, bir konuma (kadının aile içindeki konumu, proletaryanın üretim ilişkileri içindeki konumu vb.) ilişkindir. Siyasal alan, bu bakış açısından tepeden tırnağa ve her düzeyde bir “bloklar savaşı” olarak görünür. (s. 56)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here