Roma sokaklarında (İtalya Yazıları I)

0
195

Gerard Depardieu, başrolünü Isabelle Huppert ile paylaştığı ve 2015 Filmekimi’nde gösterilen Aşk Vadisi’nde

Roma’ya dair tek cümlelik bir tespit yapıyordu:

“O şehirden nefret ederim.”

Benim de Roma’ya karşı hislerim çok farklı değil.

Roma’dan pek hazzetmiyorum.

Oysa Roma’da yapılacak o kadar çok şey var ki…

İspanyol Merdivenleri’nin yanında tiramisu yenecek, Popolo Meydanı’ndan Vittorio Emanuele’e Corso Caddesi boyunca yürünecek, Colosseum’un hayalkırıklığı yaratan içine girilecek, Trevi’ye sol omzun arkasından para atılıp aşk dilenecek, Forum seyredilecek, terasa çıkıp Roma’ya yukarıdan bakılacak…

Sonra İtalyan şarapları içilirken pizza yahut makarna yemek asla ihmal edilmeyecek, arkası dondurmayla gelecek.

Pantheon ziyaret edilecek, birkaç müzeye gidilecek, kilisede ücretsiz konserlerden biri dinlenecek, Navona Meydanı’nda fıskiyelerinden neşe saçılan havuzların karşısında biraz soluklanılacak, geceleri Campo di Fiori’de içki içilecek…

Bol bol yürüyecek, kimi yerlerde eski çağların bir seyyahı gibi hissederken kendinizi, bir başka sokakta modern dönemin bir turisti gibi merakla fotoğraflar çekeceksiniz.

Ara sokaktaki cafelerden birinde soğuk bir roze yudumlarken Peppino di Capri çalıyor olacak.

Roberta, diye sayıklarken yiyecek hafif birşeyler de söylenecek.

Belki şarküteriden birkaç parça domuz gelecek, belki biraz peynir…

Rengarenk makarnalar alınacak dönüşte.

Bir de kırmızı pulbiber mutlaka.

Spagetti diri gelecek tabakta, dondurmanın yemeden kokusu yapışacak üstünüze ve espresso içilecek boyuna.

Kahve istedin mi soracak garson.

“İtalyan mı?”

Yüzünü buruşturarak ilave edecek:

“Yoksa Amerikan mı?”

Eğer bilmiyorsan ikisi arasında ne fark olduğunu basit bir cümleyle anlatacak sana:

“İtalyan kahvesi, gerçek kahvedir; Amerikalılar üstüne su ekler ve de öldürürler bir bakıma.”

Kaybolduğunda yolu sorduğun adam sana abartılı el işaretleriyle tarif edecek gideceğin yeri.

Vittorio Emanuelle anıtının da yer aldığı Venedik Meydanı’ndan Navona’ya doğru yürürken bir Irish Pub göreceksin sağda, geceleri tıklım tıkış olacak, kapıda sigara içenler, içerde kıyasıya bir içki alma mücadelesi…

Sahte formalar ve ucuz hediyelik eşyalar satan dükkânların yanında birbirinden şık mağazalar sıralanacak, belki alışveriş yapacaksın belki sadece ışıklı vitrinleri izleyip geçeceksin yanından aldırmaksızın.

SPQR ne demek diye merak edecek, “Roma’nın burunları” denen çeşmelerden parmağını bastırıp soğuk su içeceksin.

Geceleri metroya herkes gibi sen de turnikenin üstünden atlayarak kaçak bineceksin.

Garsonlar çatal-bıçakları fırlatarak koyarken masana, dilenciler başları yerde uzanıyor olacak yol kenarlarında.

Villa Borghese’de salınacak ama Vatikan’ın insanı kucaklayan avlusunda ciddiyetle dolaşacaksın.

Sistine’e gidecek, resimlere, heykellere, muhafızların renkli kıyafetlerine bakacak, soluğu gene bir yerde birkaç kadeh atmakta bulacaksın yorulduğunda.

Yedi tepeli şehirde büyülenmiş bir halde gezerken aklına Depardieu’nun neden böyle söylediği gelmeyecek hiç.

Sonra aradan bir zaman geçip yeniden gittiğinde mırıldanacaksın sessizce:

“Bu şehirden nefret ediyorum.”

 

twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here