Özelleştirme – Özerkleştirme – Kamusallaştırma

0
114

TC ile KKTC arasında, 2016 – 18 dönemi Mali Protokolü’nün imza süreci alttan alta bir kriz olarak yaşanmaktadır. Ama tartışmalar kapalı kapılar ardında olduğu için süreç toplumsal kazanım yaratmaktan uzaktır. Toplumsal gelişmeyi sağlayacak enstrumanlar, böyle giderse, bu protokolde de yer almayacaktır.

Kuzey Kıbrıs’ta çürüme aynı minvalde devam edecektir. Ön planda olan özelleştirme meselesi gene kuru gürültü içinde ve verimsiz bir şekilde öne sürülmekltedir. Özelleştirmeyi öne sürenlerin konuyu geçiştirmesi anlaşılabilir ama toplumsal yarar üretmeye çalışan sol güçlerin, gerek hükümet gerekse muhalefet olsun, soruna düzeysiz yaklaşımına ne demeli?

Küresel kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Artık tüm dünya sermaye güçlerinin tahakkümü altında bulunmaktadır. Bu olguyu insanlık olarak ne kadar erken kavrama yetisini gösterebilirsek, insanlık için hiç de iyi olmayan bu sosyo-ekonomik sistemden çıkış olanağını o kadar erken bulabiliriz.

Yukarıdaki paragrafı yazmamın nedeni, birçok insan için hâlen, küresel ekonomik sistemin dışında bir yer olabileceği ya da küresel ekonomik sistemin dışında kalınabileceği varsayımının geçerli sanıldığını görmekte olmamdır.

Antonio Negri gibi birtakım çağdaş düşünürler, küresel kapitalizmi içinden geçilecek bir koridor ve aşılacak bir süreç olarak tanımlamaktadırlar. Sistemin, dıştan gelecek bir devrimle değil kendi içindeki dinamiklerin devrimci mücadelesi ile dönüştürülebileceğini iddia etmektedirler. Bu nedenle ilerici politik ve sınıfsal güçlere, sistemin içinde tüm güçleriyle yeralmalarını; sistemin tıkanma noktalarında ya da insanlık için zararlı olgular ortaya çıktığında, sistemi insanlık adına olumlu yönde dönüştürecek alternatif pozisyonları ortaya sürmelerini salık vermektedirler. Bu uğraşların ise ulusal sınırlara çekilerek değil küresel ölçekte verilmesini anlamlı bulmaktadırlar.

Yukarıdaki üç paragrafta felsefesini özetlediğim bu yeni sol anlayışların ülkemiz özelinde ve özellikle ekonomik alandaki karşılığını okuyucuyla tartışmak istiyorum bu yazımda…

Küresel ekonomik sistemin en gelişkin sosyo-politik ve kültürel örneğinin Avrupa Birliği olduğunu düşünen; Avrupa Birliğine katılmamızın toplumsal gelişmemize katkı yapacağına inanan, sol görüşlü bir birey olarak, gerek sermaye sınıfımızın, gerek emekçi sınıflarımızın ve onların ekonomik ve politik örgütlerinin bu alandaki kafa karışıklığını gördükçe kaygılanmaktayım.

Bunun en somut örneği, üretim ve hizmet sektörlerimizin özelleştirilmesi, özerkleştirilmesi, kamusallaştırılması ya da bu sektörlerimizin mülkiyetinin yabancı veya yerli sermayenin elinde olup olmaması konusunda yapılan verimsiz ve anlamsız tartışmalardır. Biçim üzerinden yapılan içeriği boşaltılmış, slogan savaşlarına dönüşmüş tartışmalarla topluma kaybettirilen, zamana, kaynağa, emeğe ve düşünsel zenginliğimize yazık ediliyor.

Bugün üzerinde durulması gereken, ülkemizde faaliyet gösteren ekonomik sektörlerin ve işletmelerin, verimliliği, sürdürülebilirliği, ürünlerin kalitesi, dış pazarlara erişme yeteneği, yarattıkları istihdam ve topluma kazandırdıkları refah değil midir? Evet bunlar üzerinde konuşmamız gerekiyor ama maalesef ki toplumsal gündemimiz bu derinlikte değil!

Ülkemizde gerek özel ve gerekse kamu işletmesi olan hiçbir sektör yoktur ki kamu teşvik sistemi olmadan ayakta durabilsin. Vergi ve sosyal güvenlik yatırımlarını tam olarak ödeyip, çalışanlarının haklarını da gözeterek ayakta durabilen rantabl kurumlar, işletmeler de nadirdir.

Bu noktada üzerinde kafa yorulması, politika üretilmesi ve proje yapılması gereken esas mesele özel, özerk ya da kamu işletmesi olsun tüm ekonomik işletmelerimizin, kurumlarımızın verimliliği, sürdürülebilirliği, ürünlerin kalitesi, dış pazarlara erişme yeteneği, yarattıkları istihdam ve topluma kazandırdıkları refah olmalıdır.

Hele hele birkaç yıl içinde bir çözümle birlikte AB üyesi de olacağımız olgusu gündemimize girmişken bundan kaçınamayız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here