Ölmek kolay mıdır sevmekten?

0
97

Bizim Babıâli’nin yüzde doksandokuzu alçaklardan oluşur.

Sinekler nasıl bataklıkta huzuru yakalarlarsa, bizim Babıâli’nin eli kalem tutanları da huzuru sarayların çevresinde ararlar.

Lacivert takımlar içindeki büyük adamların uçaklarına kabul edilmek, “basına kapalı” basın toplantılarına çağrılmak, onlarla bir yere gidebilmek yeni bisiklet alınmış bir çocuk gibi coşku verir ruhlarına.

Ama ne mutlu ki, yüzde birlik bir kesim de var işte her şeye rağmen canına yandığımın memleketinde.

Gece vakti sonsuzluğa doğru simsiyah uzanan bir çöl gibidir bizim entelijansiya.

Ama deniz fenerleri de yok değil.

O insanların başında gelenlerden biri, sadece Taraf’taki biz gençlere değil bütün Türkiye’ye “gazeteciliğin ne olduğunu” öğreten Ahmet Altan’dır.

Ve Ahmet Altan’ın harika bir romanı çıktı geçen ay.

Bütün kitaplarını, neredeyse bütün yazılarını okumuş iyi bir okuru olarak şunu söyleyebilirim, bence Ahmet

Altan’ın en güzel romanı buydu.

Roman yazarken “Tanrıcılık” oynadığını söyleyen Ahmet Bey, bu kez potu artırıp “Dostoyevskicilik” oynamaya karar vermiş.

Yaklaşık otuz “anakarakterin” yer aldığı bir başyapıt çıkmış ortaya.

Kılıç Yarası Gibi ile İsyan Günlerinde Aşk’tan aşina olduğumuz karakterlerin yanına başta Anya birçok kişi katılmış.

Her zamanki gibi çok zekice yazılmış diyaloglarla, insan ruhunu ilmek ilmek ören tahlillerle, “yakışıklı bir arı” gibi olağanüstü teşbihlerle bezenmiş romanın sayfaları.

Anya’nın, hayatının ikinci yangınında bu kez gerçekten ölmesi, uçarı Nizam’ın farkında olmadan aşka tutulması, Enver’in beş kişiyle İmparatorluğu ele geçirmesi, Mehpare Hanım’ın insanı büyüleyen “şarm”ı…

Romanın adını gene Aragon’un bir dizesi belirlemiş.

Gene dememin sebebi, deneme kitaplarından biri olan Ve Kırar Göğsüne Bastırırken’in adının da Aragon’dan gelmesi.

Ne televizyonda söyleşi yaptığı biri sordu bu benzerliği, ne de gazetede…

Aragon’un Altan üstündeki etkisini merak etmek yerine AKP ve Erdoğan’la uğraşıyorlar hâlâ…

Oysa kalıcı olan ne memleketlerdir, ne siyasiler ne de hesaplar; deli bir rüzgâr her şeyi sürüklediğinde bir tek kitaplar kalır.

Çarlık kaybolur Tolstoy kalır, darbeciler ölür Çetin Altan kalır…

Zaten benim merak ettiğim hiçbir şeyi sormadılar ona çıktığı programlarda.

Hepsini de izledim.

İki kez Mehtap’ta, iki kez Bugün’de, bir Samanyolu, bir de IMC.

O programlar içinde, en mutlu olduğu Akıl Defteri’ydi herhalde.

Bir başladı anlatmaya, ta ki program bitene kadar.

Şahin Alpay birkaç kez sözünü kesebildi, Eser Karakaş fırsat bulup ağzını açamadı, Mehmet Hoca ise ancak bir bölüm okuyabildi kitaptan.

Jules Verne, Dumas, Hugo, Dickens, Flaubert, Balzac…

Ahmet Altan anlattıkça anlatıyordu.

Harika bir roman yazmıştı ve bunun farkındaydı.

Mutluydu.

Edebiyat konuşmak istiyordu.

Programcılar ise onu siyaset konuşmaya itiyorlardı.

Cesur bir adam olmanın zorluklarından biriydi bu da, sen edebiyat konuşmak istersin ama kendi konuşamadığını senin ağzından duymaya can atan programcıların yayınındasındır, sonunda mutlaka onların istediği olur ve Flaubert değil Erdoğan, Balzac değil yeni anayasa konuşulur.

Ahmet Altan’a romanla ilgili sorular sormak isterdim.

Mesela, Nizam’ın Anya’yı üçüncü görüşünde genç kadın ne giyiyordu?

Bence romanın en önemli sahnelerinden biri oydu, başka insanlara dönüşüyorlardı ve bu onları ölüme götüren bir felaketti aslında.

İlk ikisinde aynı kıyafetler vardı Anya’nın üstünde ama üçüncü görüşmede ne giydiği ile ilgili tek bir ima dahi yoktu.

Bence yine hemen hemen aynı şeyler üstündeydi Anya’nın ama bir fark mutlaka vardı, belki yeni bir toka takmıştı, belki bluzunu değiştirmişti, belki renkli bir broş iliştirmişti yakasına.

Romanla ve onun edebiyata bakışıyla ilgili kafamda çok sorular vardı.

Olmadı.

Programlarda da benim merak ettiğim soruları sormadılar.

Galiba bu tip şeyleri merak eden bir bendim, galiba programcılar haklıydı.

Ölmek Kolaydır Sevmekten’i mutlaka okuyun.

Eğer okumadıysanız önce serinin ilk iki kitabını edinin çünkü bu başlı başına bir roman da olsa Şeyh Efendi’yi, Hüseyin Hikmet Bey’i, Mihrişah Sultan’ı daha iyi tanıdığınızda roman size daha keyifli gelecek.

Bir dörtlemenin üçüncü kitabı diyorsa da bu seri bence dörtte falan kalmayacak.

En az Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar devam edecek…

Ve bizim Babıâli, Ahmet Altansız hep biraz eksik kalacak.

Yüzde doksandokuz biraz daha cesaretlenecek onun yokluğunda.

Öte yandan, Ahmet Altan’a bir şey daha sormak isterdim.

Neden hep aynı ceketin içine aynı mavi çizgili üstten iki düğmesi açık gömleği giyiyorsunuz?

Twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here