Maskemiz düşüyor…

0
71

Bir arkadaşım önermişti röportaj yapmamı, ama açıkcası tereddüt etmiştim. Hem bilgim yoktu, hem ürkmüştüm! “Nasıl yazarım, nerede yayınlarım” diye  kaygı belirtince, ilk defa o zaman duydum galiba “sen homofobik misin” sorusunu! Ve bu nitelemeyi kendime yediremediğim için sanırım, tüm tereddütlerime rağmen röportajı yapmaya karar verdim ülkenin ilk transeksüeli Ali/Aliye ile. Yıl 1997… Öneren arkadaşım aracılığıyla randevulaştık, Mağusa’daki evinde bir gün geçirdim, yaşamına/hayatına tanıklık ettim ve meslek hayatımın en keyifli röportajlarından  birini yaptım. Sonradan, 2010 yılında çıkardığım kitabımda da onlarca röportajla birlikte yer aldı Ali/Aliye…

Son günlerde Ceza Yasası’ndaki değişiklikle birlikte, “toplumsal homofobi”  ile yüzleşme gündeme gelince, anımsamak için tekrar okudum Aliye ile röportajımı. Anlattıkları, hayatı, dışlanmışlıkları çok etkilemişti beni; ama en fazla da “üçüncü cins” diye nitelediği kimliğini reddetmeden kendine güveni… Bir apartman dairesinde çevreyle içiçe hayatını “Kıbrıslının hoşgörüsü” diyerek Kıbrıslılık yaptığımı anımsadım…

Yıllardan beri gündemde olmasına karşın, yeni Meclis’te bir grup milletvekilinin özel gayretleriyle değiştirilen Ceza Yasası’yla birlikte, 15 yıl önceki röportajla aldığım izlenime denk gelmeyen bir ruh haletiyle sarmalandım/k. Milletvekilleri, her yaş ve cinsiyetten gazeteciler, entellektüeller, kariyer sahibi isimlerin sosyal medyada “… ama” diye başlayan yorumları, yakın çevremizdeki tanıdıkların literatürü zorlayan konuşmaları… Acaba değiştik mi, yoksa kendimizle yeni mi tanışıyoruz..!

Aslında aynı soruyu doğayı, ağacı, hayvanları sandığımız kadar sevmediğimizi “keşfettiğimizde” de sorduk hep. Çok uzun geçmişi olmayan bir soru bu da. Özellikle referandum döneminin ardından artan inşaatlar, gelişen yollar, değişen hayatlar, haksız kazançlar, farklılaşan değer yargıları ile birlikte “farkettiğimiz” bir halimiz.

Çok genç yaşta ve plansız çocuk sahibi olduğum için sürekli yardım ihtiyacı hissediyordum. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilememe acizliği, “iyi anne” olma kaygısıyla sürekli soruyordum.  Çok akıl, çok tavsiye oldu, “senin gibi savruk olmasın” diye terbiye yöntemleri anlatıldı ama hayat kreş hocasınının mütevazi sözünü doğruladı…

“… Kendin ol, abartma, imkanından fazlasını verme gayretine girme. Sadece sev… Aksi halde 10-15 yaşına geldiğinde bir de bakarsın canavar yetiştirmişsin de farketmemişsin…”

Her gün yeni bir şokla uyanan, “biz bu muyuz” hayretleri arasında  birbirini yeyip bitiren, “eskiden böyle değildik” nostaljileriyle teselli bulmaya çalışan Kıbrıs Türk toplumu da galiba tam da bu yaşlarda. Kimbilir, belki de her yeri, her şeyi iyice kaşımak gerekiyor.  Çünkü ancak yüzleşince anlıyoruz sorunlu olduğumuzu… Çünkü ancak o zaman maskemiz düşüyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here