Masalların çevresinde IV (Almanya Yazıları IV)

0
110

Dünyanın en ince kitabı yazılacak olsa “İngiliz mutfağının” tek rakibi “Alman mizahı” olabilir bence.

Tabii mizah yoksa romantizm de yoktu, olamazdı, en azından Almanya’ya gidene kadar ben böyle düşünüyordum.

Hannover’den Bremen’e geldiğimde hâlâ Fareli Köyün Kavalcısı’nın üstünden fışkıran yaşam enerjisi ile Enke’nin büyük acısı vardı aklımda.

Sonra Bremen’i gezmeye başladım.

Ve yemyeşil bir doğa, usul usul akan bir nehir, Hannover’dekine benzer harika bir yapay göl, mutluluk aşılayan çiçekler ve romantizm kalesi gibi cesurca dikilen bir yel değirmeni ile karşılaştım.

Frankfurt’tan Bremen’e gördüğüm bütün şehirleri ve kasabalarıyla bir romantizm yumağıydı Almanya.

Nehirleri köpüklü çağlayanlar yaratmadan akmıyor, masallar yeniden ve yeniden hayat buluyor, otoyolların kenarındaki çiçekler sonsuzluğa rengârenk cilvelerle uzanıyor, bisikletliler patikalarında kıvrılarak ilerliyordu.

Evet Almanca şarkılar söylenmiyor, evet pek şarap içilmiyordu.

Ama başka bir şey vardı bu Almanya’da.

Sanki bu şehirler Fransızlar tarafından kurulup Almanlara hediye edilmişti.

Buğday birası içerek bu şehirlerin kurulmuş olabileceğine inanamıyordum bir türlü.

Yeşilin her tonuna yer vardı Bremen’de.

Mor, sarı ve beyaz çiçekler halı gibi uzanıyordu değirmene doğru ve ağaçlar çevrelemişti dört bir yanı, bir nehir akıyordu sessiz sedasız, küçük bir sincap geçti koşarak ve bir kız sevgilisinin koparttığı papatyadan kendine küpe yapmıştı.

Bir süre olduğum yerde durup değirmeni seyrettim.

Bremen’in tarihi meydanına geldiğimde saat tam onikiydi ve dört kadın, yaşları en az altmış, Bremen Mızıkacıları’nı oynamaya hazırlanıyorlardı.

Halka açık, ücretsiz bir tiyatroydu bu.

Yarımsaat boyunca kahkahalar attı Almanca bilenler, bense büyük keyifle seyrettim hiçbir şey anlamadan.

Belediye Binası’yla Katedral’in yanlarına oyun arkadaşı gibi birbirinden güzel binalar alıp oluşturdukları bu meydanda bir de masalın heykeli vardı.

Bremen Mızıkacıları’nın en bilinen sahnesinin heykeliydi, eşeğin üstünde köpek, onun üstünde kedi ve en tepelerinde tavuk.

Biraz zorlanarak kaidenin tepesine çıktım, çok büyük bir heykel değildi, ben de hepsinin üstünden bakarak fotoğraf çektirdim.

Bir masal kahramanıydım artık.

Spagettiden başka bir şey satmayan “Spagetti Evi”nde yemek yedim.

Bolonez, yanında buğday birası.

Artık veda vakti geliyordu.

Masallara, Bremen’e, Almanya’ya…

Şehirden çıkarken küçük kulübeler gördüm, prefabrikten hallice ama hepsinin küçük bir bahçesi olan.

Meğer bu kulübeler çok cüzi bir para karşılığında kırkdokuz yıllığına kiralanıyormuş, devletin bir hizmetiymiş bu ve özellikle gençler, ihtiyarlar ve yazarlar tercih ediyormuş.

Tren İstasyonu’nu görüp nehrin kenarına geldim.

Bu nehir de ilginç, her altı saat on dakikada bir suları yükseliyor ve sonra alçalıyor ve bu döngü hep devam ediyor.

Mızıkacıların şehriydi Bremen.

Masalların şehriydi.

Ve benim şehirlerimden biriydi.

Twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here