Masalların Çevresinde III (Almanya Yazıları III)

0
46

Onüçüncü yüzyılın ilk yarısında rengârenk kıyafetler giymiş bir adam kavalını çalarak peşine taktığı yüzotuz çocuğu şehrin dışına sürüklemişti.

Kimdi, neydi, neden böyle yapmıştı, çocukların başına neler gelmişti, bugün bile bellisiz.

Rivayetler çok, kanıt yok.

Belki de böylesi daha iyi, bu gizem masalların ruhuna daha yaraşıyor.

Fareli Köyün Kavalcısı'nın yaşandığı Hameln'deyim.

Geleneksel kıyafetleri içinde kavalını çalarak geldi, tur boyunca herkesi enstrümanının süfli notalarına ekleyerek Hameln'in sokaklarında gezdirdi, masalın geçtiği yerleri kasabanın tarihiyle birleştirdi, ben de köyün çocuklarından biriydim işte, kavalın peşi sıra yürüyordum.

Tüylü şapkası, kırçiçekleri gibi capcanlı renklerdeki kıyafeti, palyaçolarınkini andıran büyük sarı ayakkabıları ve özenle şekil verdiği sakallarıyla sadece çocuklar için değil, yetişkinler, hatta ihtiyarlar için dahi bir çekim merkeziydi.

Şık bir peyzaja sahip şehir parkında masalın anıtı yer alıyordu.

Tepesinde bir fare olan bir anıttı bu, masal kahramanlarının gene renkli resimleri ve kabartmalarıyla süslüydü.

Bir pazar kurulmuştu parkın hemen dışında.

Küçük bir paket taze ahududu aldım.

Kavalcı, kavalını çalıyordu.

Önce bir kiliseye geldik, sonra cephesi çok süslü bir başka eve.

"Bu ev şehrin en zengin insanınındı," deyip sordu, "sizce kimdir o?"

Pek şaşıracak bir durum yoktu, şehrin en zengini belediye başkanıydı.

En üst rütbeli siyasetçi her zaman en zengindi, masal kentlerinde de böyleydi bu, beton kentlerinde de, eskilerinde de yenilerinde de…

Siyasetçinin refahı masallar gibi kalıcıydı.

İnsanlar ölüyor, yüzyıllar geçiyor, yalnız masalların mutluluk veren tozpembe gizemli yaldızları ve siyasetçilerin zenginliği değişmiyordu.

Başkan, kendine yakışan evi "rokoko" üslubunda bulmuş tabii ki.

Allamış pullamış, en üstüne de altından kendi büstünü nakşettirmiş.

Yanında eski ve güzel bir bina daha var, şimdi bir cafe, bir tüccar tarafından başkana nazire olarak yaptırılmış.

O da en az “Başkan’ın evi” kadar süslü püslü.

Kaldırımlara tunçtan fareler işlenmişti.

Postahaneyi, Latince yazılarla donatılmış evleri, kiliseyi gezdik.

Fareli Köyün Kavalcısı'nın memleketi Hameln'deyim.

Bir nehir çağlayanlar yaratarak akıyordu.

Bir dükkânın önünde üç farklı renkte içki satılıyordu.

“Bu kadınlar için” dedi görevli, “yüzde yirmi alkolü var”, sonra devam etti, “bu erkekler için yüzde otuzbeş; bu da gerçek erkekler için yüzde elli.”

Dükkânın bir ayna gibi suretimi yansıtan vitrinine baktım ve yüzde ellilik içkiden istedim.

“Adı ne bunun?”

“Fareöldüren.”

Hameln’den Hannover’e gittim ve Hameln’i ne kadar sevdiysem Hannover’i de bir o kadar sevmedim.

Soğuktu, ruhsuzdu, büyük şehirlere özgü grilikle yoğrulmuştu.

Küçük bir şehir turunun ardından Bremen’e gidecektik ve ben bu soğuk Hannover’den bir an önce uzaklaşmak istiyordum.

Ağaçların arasından geçip gidiyorduk ki bir anda büyük bir göl çıktı karşımıza.

Yelkenliler vardı suyun üstünde, insanlar plaja akmışlardı, kimileri dans ediyor, kimileri baharın gelişini büyük öpüşmelerle karşılıyordu ama ne olursa olsun gölün etrafında yaşam fışkırıyordu.

Bu yapay bir gölmüş meğer.

Nazi döneminde insanlara “iş yaratılmış” bu şekilde.

Ahmet Altan’ın Son Oyun romanında bir kasaba, o kasabaya ait çekim merkezi işlevi gören havaalanı vardı ve bu yapay göl de tıpkı o havaalanı gibi Hannover’e eşsiz bir “ruh” getirmişti.

Cennet, bazen yeşille çevrelenmiş bir yapay göldü.

Gölü geçince büyük bir stat gördüm.

Besbelli ki Hannover 96’nın, “Sechsundneunzig”, o komik adlı takımın stadı.

Ansızın çıkan bulutlar gibi yüzümdeki tebessüm yerini acıya bıraktı.

Bir tabela gördüm.

“Robert Enke Caddesi” yazıyordu.

Rüştü’nün Barcelona’ya gittiği sene takımın dördüncü kalecisi pozisyonuna düşmüştü.

Fener’e geldi.

İlk maçında Aykut Kocaman’ın İstanbul’undan üç gol yediğinde bizim basına meze oldu.

Yüklendikçe yüklendiler, saldırdıkça saldırdılar.

İkinci maçına çıkamadan Fener’den kovuldu.

Barcelona’dan gelmişti ve sadece bir tek maça çıkabilmişti.

Gitti.

İki sene sonra Hannover’le harika bir sezon geçirmişti.

O sene Almanya’nın en iyi kalecisi seçildi.

Milli takımın oyuncusuydu.

Kalp rahatsızlığıyla doğan kızı iki yaşında hayatını kaybetmiş, bunun üstüne Enke ailesi bir evlat edinmişti.

Büyük bir hayvanseverdi, kürk karşıtı eylemlere katılıyor, PETA’ya ciddi destek veriyordu.

Bir gün, Bremen’den Hannover’e giden bir trenin önüne attı kendini.

Geride polisin detaylarını açıklamadığı bir mektup bırakarak…

Robert Enke, öldüğünde otuziki yaşındaydı.

İyi bir insan ve iyi bir kaleciydi.

Hannover’i sevmedim, dedim.

Yalan.

Kırkbin kişi bu stada gelip ağlayarak uğurladı Enke’nin beyaz güllerle sarılı tabutunu.

O komik adlı takım bir sene Enke’nin formasıyla çıktı maçlara.

Hannover, benim için Enke’dir, Enke’yi unutmayan o iyi kalpli insanlardır.

Robert Enke…

O gün henüz otuziki yaşındaydı.

Twitter:@bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here