Masalların Çevresinde II (Almanya Yazıları II)

0
58

Hiç durmamacasına yağan yağmur, şeffaf sicimden bir perde yaratırken şehrin suyunu getiren çayın taşmasına da yol açıyordu.

Bindokuzyüzdoksanüç yılıydı ve külrengi gök yer yer siyah yamalarla kaplanmıştı.

Yağmurun yerde çıkardığı ses artık büyük bir uğultuya dönmüş, evlerin alt katları boşaltılmıştı.

Tanrı'nın lanetine uğramışçasına yağan rahmet şehre git git bir felaket taşıyordu.

Latinlerin, "ilacı zehirden ayıran dozudur" sözü burada da gerçekleşiyor, şehir padişah karşısındaki çaresiz kullar gibi cezasının bitmesini bekliyordu.

Çay, düşerken büyüyen bir kartopu gibi her geçen dakika yükseldikçe yükseliyordu.

Hayat durmuş, okullar kapanmış, herkes seferber olmuştu.

Bindokuzyüzdoksanüç yılıydı.

Yağmur teslim almıştı.

Hofgeismar, Grimm Kardeşler'in anneannelerinden ilk masalları dinledikleri bu yemyeşil şehir, yağmurdan sonraki günü bekliyordu.

Çay, eskiden şehre girişi sağlayan üç metrelik bir kapının alından akıyordu ama yağmur günlerdir hiç ara vermeden yağıyordu.

An geldi, savaşlar görmüş, düşmanlara geçit vermemiş bu surlar, yağmura karşı koyamadı.

Su, şehri ele geçirdi.

Sene, bindokuzyüzdoksanüçtü.

Duvarın arkasında bir levazımat ustasının atölyesi yer alıyordu.

Çoktan boşaltılmıştı.

Sahibini bekleyen tabutlar gibi yağmurun dinmesini bekliyordu şehir.

Su, duvarı aştığında, çay nehre, şehir göle dönüştü.

Atölye sular altında kaldığında direnen ahşap tabutlardı sadece, şehrin sokaklarında yüzüyorlardı.

Bir Japon muhabir bunu kayda geçirdi.

Hofgeismar, sele boyun eğmişti, caddelerinde tabutlar geziyordu.

Oysa binlerce yıllık bir tarihi olan Hofgeismar, öyle kolaydan geçit vermezdi kimseye.

Bir heykeller şehriydi ama ne Paris ne Üsküp gibi, sıradan insanların küçük heykelleriyle bezenmişti sokakları.

Meydandaki heykelde, bir anne sürahiden kızının elindeki testiye su döküyor, testiden taşan su yılankavi bir yol izleyerek küçük kardeşin kâğıttan gemilerini yüzdürüyor.

Oğlan, belki üç beş yaşında, birazdan suyla birlikte kaybolacak gemilerinde yaşıyor mutluluğu, o gemiler onun arkadaşı, büyük gemileri var o küçük çocuğun.

Biraz sonra bir heykel daha, sen kadar ben kadar, ne büyük kaideler üstüne konmuş ne bakanı ezmesi için beş insan boyunda yapılmış.

Masal kentine samimiyet, masal kentine çocukluk, masal kentine bebek kahkahaları katmış.

Vaktin biri, düşman şehri ele geçirmek için sura dayanmış.

Sonra, bir anlaşmaya varmışlar.

Üç zar var, bir de bardak, kim büyük atarsa onun istediği olacak.

Düşman atıyor onyedi, muhafız bu şehre yakışan büyük bir mucizeyi gerçekleştirerek üç zarda da altıyı buluyor ve bu sayede düşman savaşmadan gidiyor…

Sonra surlar başlıyor şehrin etrafında, harcında sekiz yaşındaki çocukların alınteri, renksiz gözyaşları…

Sekiz metre yüksekliğinde, altı kilometre uzunluğundaki bu duvarı yapmak için kimbilir kaç oyun, kimbilir kaç masal çocuksuz kaldı…

Anneannenin, torunları William'la Jacob'a masallar anlattığı evini gördükten sonra biraz yürüyüp Otuzyıl Savaşları'nın bitimiyle Fransa'dan Hofgeismar'a gelen bir dinadamının, Flemence Clemencau, heykelini gördüm.

Bu da ötekiler gibi kaidesiz, bu da ötekiler gibi rahatsızlık vermeyen bir heykel.

Bir masal kentinin heykeli.

Hofgeismar'dan çıkar çıkmaz bir ormanda buldum kendimi.

Reinhardswald'in kimi sekizyüz, kimi binküsur yaşındaki ağaçları arasında gezindim.

Yeşil bitmiyor, aksine otobüs ilerledikçe çoğalıyordu sanki.

Bir prensle prensesin düğünündeki tebaa gibi sağlı sollu dizilmişti ağaçlar ve biz aralarından geçip gidiyorduk, sarılı mavili kırçiçekleri, laleler, papatyalar görüyordum ama biz yolumuzda ilerliyorduk, biten yokuşun ardından bir

Rönesans şatosu göründü.

Uyuyan Güzel'in şatosunda yemek yedim.

"Taşın güle dönüştüğü" yerdeydim.

Gül aromalı köpüklü bir şarap aldım.

Kraliçe'ye bir kurbağa tarafından çocuğu olacağı muştulanan dilektaşına bozukpara attım sol omzumun üstünden.

Bahçeyi gezdim, surların etrafında yürüdüm, kuleye çıktım, masalı anlatan soyut şekillere baktım, şatonun avlusunda masalı dinledim, Uyuyan Güzel'i düşündüm.

Masallar âlemindeydim, prenslerle prenseslerle arkadaştım, şatoların misafiriydim.

Yeşillikler içindeki bir şatodan yeşillikler içindeki bir başka şatoya, Rapunzel'in şatosuna, geldim.

Eskiden zindan olarak kullanılan kuleye tırmanmaya başladım.

Rapunzel kostümü giymiş rehber, bir delikten gözüken kulenin dibindeki iskeletin kıymet-i harbiyesini anlatmaya başladı:

"Eskiden bazı suçlular bu kuleye kapatılır, bir salıncakla dibe sarkıtılır ve salıverilmeleri için fidye beklenirdi. Bir efsaneye göre, gereken izinleri almadan avlanmaya giden bir avcı tutuklandı ve bu delikte, bu sesin, ışığın ve hatta havanın bile girmediği delikte tam oniki sene hapsolundu. Çıktığında ışığı gördü ve o an kör oldu."

İkinci katta Grimmler ile ilgili sekiz resim ve onsekizinci yüzyılda masalların nasıl sahnelendiğini gösteren bir maket vardı.

Orhan Veli gibi üçüncüyü geçip zirveye çıktım.

Rapunzel'in saçlarını sarkıttığı o efsanevi şatodaydım, gençlik hayalleri gibi uçsuz bucaksız bir yaşam uzanıyordu önümde.

Sıra sıra karavanlar dizilmişti toprak kortların yanında, bir nehir akıyordu nazlı bir kız gibi ağırdan ve ihtiyar bir adam salyangoz hızıyla izliyordu koşarak geçen çocukları, uzaklardan bir kuşun ötüşü duyuluyordu.

Köy yollarından Polle adındaki bir başka kasabaya yollandım.

Bu kez Külkedisi'nin şatosunu görecektim.

Şatonun çevresinde, bitmek tükenmek bilmez yeşillikler arasında ilerliyordum.

Üstü sarılarla, envaiçeşit tonda yeşille kaplı tepeciklerin arasından kıvrılarak sessizce akan bir nehir, tek tük arabaların geçtiği asfalt bir yol, o yolu bisiklet yolundan ayıran askeri bir bölük gibi ciddi ağaçlar, arkaya attığı kırmızı çantasıyla yürüyüşe çıkmış uğurböceğine benzeyen bir bisikletli, öteki tarafa geçmeyi sağlayan sükûnet içindeki motorsuz bir feribot, geniş üçgen çatılara sahip romantik bir köy, çitlerinin içinde otlayan birkaç midilli, metruk bir traktör…

Daha fazla bakamadım, bu kartpostalın zihnime kazınmasından korktum.

Aşklarım ve kadınlarım gibi en nihayetinde bu manzarayı da yitirecek ve aşklarım ve kadınlarım gibi bu manzarayı da çok özleyecektim…

Twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here