‘Las Vegas’ta yaşanan, Las Vegas’ta kalır’ (ABD Yazıları III)

0
104

Gazetecilik diye bir güç var.

Vaktiyle, bir zamanlar görüşürdük, Mehmet Barlas’ın anlattığı bir hikâye aklımda.

Adını hatırlamadığım bir gazeteci çevresindeki herkesi “manşet yapmakla” tehdit eder, sonra da haraç toplarmış onlardan.

Lokantacılar, sinema sahipleri, küçük esnaf bıkmışlarsa da o “gazeteci” bu huyundan yıllarca vazgeçmemiş, bir mafya gibi paralarını cebe indirirmiş.

Sonra iş ayyuka çıkınca zaten yapmadığı “gazetecilikten” de gazetesinden de kovulmuş.
Las Vegas’a geldiğim günün akşamında bir afiş gördüm:

“David Copperfield, bu akşam MGM’de”.

Los Angeles’tan yola çıkıp çöle sapıyor, bir dört saat kadar bu çölde araba kullanıyor, sonra Las Vegas adındaki bizim Dersim’e benzer, dört dağ arasındaki şehre geliyorsun.

Dümdüz bir alana “çılgınlık cenneti” kurmuşlar.

Cennet de cennet ha, öyle palavradan bir şey yok Las Vegas’ta.

Ve, bir de meşhur söz var:

“Las Vegas’ta yaşanan, Las Vegas’ta kalır.”

Ben öyle yapmayacağım tabii.

Konsept oteller var her bir yerde.

Piramitler, Venedik, Roma, New York, Paris…

Say sayabildiğin kadar.

Bu devasa otellerin içine girdiğin anda başka bir dünya başlıyor, günahın o yapış yapış çekiciliğini yakalayıp…

Las Vegas’ta yaşanan, Las Vegas’ta kalmalı, diyorsun.

Dolgun memeli krupiye kadınlar, hiç sevmediğim makine oyunlarında hayatın tılsımını arayan sarkık gerdanlı ihtiyarlar, bilyelerin rulet masasında çıkardığı baş döndürücü vızıltının müptelaları, heyecanla önlerindeki markaları yeniden yeniden sayan kumarbazlar, bedava içki tuzağına düşen sarhoşlar, serseri mayın gibi her yerde karşınıza çıkan iddialı elbiseleri ve “alametifarikaları” sayılan “fuck me shoes”larıyla “seks işçileri”…

Tafsilata pek girmeyeceğim ama daha oyunun başlamasına saatler var ve Las Vegas’ta bu otelleri gezmekten başka yapacak hiçbir şey yok.

Ben de oteller arasında dolanıyorum.

Venedik konseptli otelin içinde gondoluyla misafirini gezdiren bir görevli, bağıra çağıra “O sole mio” söylüyor.
Otellerin dışına çıkıyorum, caddelerde çeşitli barlar var, birinde soluklanmak için oturuyorum.

Jameson’ın barında tabii ki bir viski ısmarlıyorum.

Viskiyle birlikte yirmi pontluk altı platform topuklularıyla yerleri titreten, gümrah sarı saçlarını çıplak omzundan aşağı yuvarlamış, dekolteli kıpkısa elbisesinin kıvrımlı bedenini daha da ortaya çıkardığı albenili bir kadın geldi.

Masada başbaşa oturduk.

“Merhaba” dedi.

“Hoşgeldin” dedim.

“İlk kez mi geliyorsun Vegas’a?”

“Evet.”

“Sana Vegas’ı göstermemi ister misin?”

Las Vegas’ı görmek istiyordum tabii ama “ücreti mukabilinde” değil.

Bir süre daha sohbet ettikten sonra kalkıp kendi masasına döndü.

Günahın kentinde günaha batmamak gibi bir derdim yok.

Bilakis, severim de.

Las Vegas’ın otellerini, caddelerini, Bellagio’nun havuzunu gezdikten sonra arabaya atlayıp “belgesel turuna” çıktım.

İki belgesel varmış, ben değil kardeşim izliyor, onları görmeye gittik.

Biri bir antikacı dükkânı, öteki ise araba tamircisi.

Ondan sonra ver elini bir başka otel, adı Stratosphere.

Bu da kulesiyle meşhur.

Daha Las Vegas’ın girişinden itibaren göze çarpıyor.

Kulenin çıkışı yirmi dolar, yüz küsuruncu kata saniyeler içinde çıkan bir asansöre biniyorsunuz.

Ve, hoopp, bütün Las Vegas ayaklar altında.

Büyük boy bir Margarita söyledim.

Sokakları, dekoratif bir çiçek gibi duran şeker pembesi Cadillac’ı, bir vaha gibi çöl ortasında yemyeşil uzanan golf sahasını izlerken ben, bir kadın gelip aşağı atlamak istedi.

İntihar etmenin de çeşitli yolları bulunur elbet.

Biri beni halatlarla iki yanımdan iplere bağlayıp Stratosphere’in tepesinden bıraksa, aşağı indiğimde bir ceset olarak bulurlar ama bunu bir eğlence, bir adrenalin teşviki olarak anlayanlar da var.

Gözlerimin önünde, ben Margaritamı yudumlarken, atladı aşağıya.

Bir de gülüyor.

Allah taksiratını affetsin.

Neyse, saat yaklaştı, hem viski hem bolca Margarita, keyfim yerinde, geldim MGM’e.

David Copperfield’dan önce ikazcısı çıktı sahneye:

“Çekim yaptığı görülen kişiler salondan atılacak ve haklarında işlem başlatılacaktır.”

Gösteri birbirinden müthiş sahnelerle ilerledi, Copperfield teknolojinin bütün imkânlarını kullanarak harika bir gösteri sundu ve büyük alkış alarak sahneden indi.

Herkes gibi ben de etkilenmiştim.

Çıkışta, görevlilerden birine “gazeteciyim” dedim, “David Bey ile görüşmek istiyorum.”

Kadın, gözlerini büyüterek “bu mümkün değil” diye cevap verdi.

Yineledim:

“Gazeteciyim.”

“Kartınız?”

“Kartım yok, google’a adımı yazın.”

Cidden yazdı, sonra “başmenajer” diye nitelendirdiğini birini arayıp bana telefondaki adamın teklifini iletti:

“Eğer kişi başı 130’ar dolar verirlerse, David Copperfield’ın imzalı bir fotoğrafını göndertebilirim.”

“Öyle mi” dedim, “teklif güzelmiş ama benim de beyefendiye karşı yeni bir teklifim var.”

Şaşalayan kadın ahizeyi kulağında tutarak “buyrun” dedi, “dinliyorum.”

Tane tane anlattım:

“İstanbul’dan kendisini izlemek için geldim. Gösteri için epey para da verdim. Ve ben, öyle ya da böyle, mutlaka bu gösteriyi yazacağım. Eğer fotoğraf çektirirse benimle, o zaman ikimizin fotoğrafını kullanacağım, yok, eğer hayır derse, arşivden bir fotoğrafını yayınlayıp ‘Bay Copperfield bir imza vermek için 130 dolar istediğinden fotoğraf çektiremedim’ yazacağım. Lütfen aynen böyle iletin. Karar, kendisinin.”

Başmenajer, teklifimi alınca önce iki dakika beklememi söyledi, sonra da benim galibiyetim tescillendi:

“Gazeteci misafirimizdir, ikinci oyundan sonra buyursun gelsin.”

Eee, el mi yaman bey mi yaman diye boşuna mı söylemişler?

Beklerken biraz da MGM’in Margaritasından içeyim dedim.

Rulet masalarının, makine oyunlarının parlak ışıkları arasında kayan birer yıldız gibi müşteri arayan kadınlar geçip gidiyordu.

Bu günah şehrinin kumarhanelerinde bizi buluşturan bir güç var.

Hiçbirimiz buralı değiliz, hiçbirimiz buraya ait de değiliz, ama kilometrelerce öteden bambaşka amaçlarla buraya gelmişiz.

Kadınların hikâyelerini öğrenmek, nedense beni onlarla yatmaktan daha çok cezbediyor.

Bir de, bu kumarhaneler meselesi var.

Acaba diyorum, kumarhaneler Anadolu’nun bir yerine açılsa kötü mü olur?

Hem Kafkaslardan hem Ortadoğu’dan para gelse, içerdeki para Gürcistan ile Kıbrıs’a gitmese, kumarhaneler merdiven altından çıkıp denetlense…

Ayrıca “cebi para gören” insanlar şu “baskıcılık” meretinden biraz uzaklaşabilirler mi?

İçkiden para kazanan Gümüşhaneli bir köylü, şarap içene laf eder mi bir daha?

Las Vegas, gündüzlerle gecelerin karıştığı, ışıkların parlaklığını bir an olsun kaybetmediği, birbirinden iddialı gösterilerle konserlerin yıl boyu devam ettiği bir günah şehri.

Çok hoş.

twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here