Kaçan tren, yakalanan mucize (Almanya Yazıları V)

0
53

Stuttgart'tan bineceğim ilk tren yarımsaat rötarlı gelince bozulmuştu aslında bütün program.

Üç aktarma yapıp geceyi sınırın öte tarafındaki Colmar kasabasında geçirmeyi düşünüyordum.

Karlsruhe'de bir saat bekledim, eğer her şey planladığım gibi gitseydi Offenburg'da sadece yedi dakikam vardı tren değiştirmek için.

Meğer Tanrı yardım etmiş de karıştırmış.

Altıyı üç geçiyordu Offenburg'a geldiğimde, Strasbourg trenin kalkmasına ise bir dakika vardı.

Dördüncü perondan ikiye koştum, elimde valiz, insanlara çarpa çarpa ilerliyordum.

Sonra ben geldim, kapılar kapandı, bir daha da açılmadı, tren uyuşuk bir kırkayak gibi ağır ağır hareketlendiğinde onu izliyordum.

Bir sonraki tren otuziki dakika sonraydı.

Ve bir şey çağırıyordu beni.

İstasyondan çıktım.

Büyüleyici bir yere geldiğimi bilmiyordum o an.

Muhteşem kasabaların birindeydim, bozuk bir Kalaşnikov gibi pat pat sesler çıkarıyordum taş kaldırımda, bir an istasyona dönüp baktım ama hayır, yapamayacaktım, bu gece sınırın bu tarafında kalacaktım.

Offenburg, birbirinden etkileyici binaları, birer tabloymuşçasına işlenmiş parkları, göğe yükselen ağaçları, şık meydanları, aslında kısacası her şeyiyle beni kendine bağladı.

Bizim süslü karakollara benzer pespembe karakol binasının yanındaki otelde bir oda buldum.

Bu polis gürûhu galiba bizim memlekette olduğu gibi burada da bir girdiği yerden bir daha çıkmıyor, meydandaki bu şehrin sembol binası meğer eskiden kraliyet saraylarından biri olarak kullanılmış.

Yanında kaldığım otel Sonne.

Onun da hoş bir hikâyesi var.

14. yüzyıldan kalma evrak-ı metruke içinde bile kendisinden bahsedilen bu otel, 1689'daki büyük yangında çok zarar görmüşse de 1830 sonrasında yeni, şimdiki, haline kavuşmuş.

Otelin sağında ise gene çok hoş bir bana yer alıyor.

Belediye Binası, Otel ve Karakol'un karşısında şehrin azizesi Ursula'nın yüksek bir kâide üstündeki heykeli.

Efsaneye göre, şehri saldırılardan korumuş…

Zaten şu şehri koruma efsanesi de acayip bir konu, nereye gidersen git mutlaka şehri koruyan bir ermişle karşılaşıyorsun, üstelik hepsinin efsanesi de üç aşağı beş yukarı birbirine benzer…

İnsanın, nereli olursa olsun, hangi inançtan olursa olsun, bir "kurtarıcı mitine" ihtiyacı var herhalde ve içindeki büyük bir eksikliği kapatmaya çalışıyor böylece…

Offenburg'da yaşayan heykeltıraş bir çift, iki karga heykeli yapıp hediye etmişler.

Kargalardan biri konuşuyor, ötekiyse eli karnında gülüyor bu anlatılanlara.

Şimdi şunu da söylemem lazım, bu Offenburg'da bir "muziplik" var, şehir enikonu sevmiş şakacılığı.

Yaklaşık birbuçuk metrelik bir heykelin altında "Andres rolündeki Franz Joseph Burda (1873-1929)" yazıyor, bilginin devamında bu adamın bir soytarı olduğu belirtiliyor.

Üç parçası yerin üstünde görünen ve elma yemek üzere olan bir yılan heykeli gene burada yaşayan bir sanatçı tarafından "hediye edilmiş", yılanın ağzından misina inceliğinde bir su akıyor…

Karakolu geçip sola döndüğünüzde muhteşem bir park, adı Zwinger, beyaz banklar, ne olduğu yazılı rengarenk çiçekler, bir peri masalı hissettiren taklar…

Oradan geriye yürüyelim, önce Karakol'u, sonra Otel'i, Belediye Binası'nı ve azize heykelini göreceğiz.

Bunları geçer geçmez sağda bir meydan.

Balıkpazarı.

Ne yalan söyleyeyim, burada deniz yokken neden bir meydana balık adı verilmiş hiç araştırmadım ama şehrin en "pitoresk" yerlerinden biri olduğu kesin.

Bu meydanda yer alan Turizm Ofisi'nden harita ve şehirle ilgili bilgi veren bir kitapçık aldım.

Şu paragrafı yazdıktan sonra bakıyorum ki onlar da aynı tabiri, "picturesque", kullanmışlar!

Devamı kitapçıktan:

Aslanlı Çeşme, 1599'dan, Hirsch Eczanesi ise 1698'den beri aynı yerde.

Eylülde bağbozumu yapılan Offenburg, "iyi şarap" gibi bir sloganla çağırıyor insanları.

Bunda Strasbourg'a yirmi kilometre mesafede bulunmasının payı kuşkusuz.

Birbirinden güzel dükkanların sıralandığı sokakların birinde mezeli, şnitzelli, biralı bir yemek yedim.

Şnitzelin üstünde yoğun bir sos vardı -acaba bu da Fransa'ya yakın olmakla ilgili mi?- meze ise etle çevrelenmiş peyniri, ince ince kesilmiş pancarın üstüne oturtup balzamik gezdirmişler -gene sos, Fransa?-.

Bizim otelin arkası gece oturup içki içilen bir meydan ama perşembe gecesi deyim yerindeyse bir Allah'ın kulu yoktu, merak edip bana bol köpüklü soğuk bira getiren garsona sordum.

"Sen cumartesi gel" dedi, "ama gene de pek umutlu olma!"

Umut mu?!

Saat başı gongu vuran kilisesi, geç fark ettiğimden göremediğim -bu kitapçıktan öğrendim- Yahudi Mezarlığı, şık binaları, parkları, ağaçları, harika biraları, iddialı şarapları, muzip heykellerle süslü caddeleriyle ben bu Offenburg'u çok beğendim.

Yarın Offenburg'un başka bir yüzünü göreceğimden habersizdim tabii.

Twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here