Haklarıma Dokundurtmam Arkadaş!

0
96

2  Mayıs, 2014 tarihinde, Realist Gazetesi’nde yayımladığım bu makalemi, 1 Mayıs 2016 ertesinde hâlen güncelliğini koruduğu için yeniden paylaşmak ihtiyacı hissettim.

İnsanlar, doğuştan, devredilemez haklara sahiptir. Bu haklar, 10 Aralık, 1948’de ilân edilen, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde anlatımını bulmuştur. Buna bağlı olarak, 4 Kasım, 1950 tarihinde ise İnsan Hakları Ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi imzalanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de bu çerçevede kurulmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti ve KKTC anayasaları da bu sözleşmeleri tanımakta ve uygulanmasını onaylamaktadır.

İnsan haklarının bugünkü yasal güvencelere kavuşturulması, elbette ki insanlığın yüzyıllarca süren mücadeleleri sonucunda olmuştur. İktidar gücünün gökten yere ve kraldan cumhuriyete indirilmesi mücadelesi yüzyıllarca sürmüş ve hâlen de sürmektedir. Demokrasi mücadelesi de hem yerel hem de küresel olarak devam etmektedir.

İnsanın, insan ve yurttaş olmaktan kaynaklanan haklarının varlığı asla tartışma kaldırmaz. Haklar, durağan da değildir ve geliştirilmeye açıktır.

Günümüzde “hak” kavramı, yurttaşları, devlet ve sermaye tahakkümünden, azınlıkları da çoğunluk baskısından korumak ve kollamak amacıyla gündeme gelmiştir. Demek ki devletler, sermaye sahipleri ve çoğunluklar, yurttaşların haklarını çiğnemekte, gözardı etmektedirler. Bu amaçla, ilgili ulusal ve uluslararası hukuk, bireylerin ve yurttaşların haklarını korumak üzere gündeme gelmektedir. AİHM, ülkemizde en çok bilinen uluslararası mahkemedir. Bizim ülkemizde de insan haklarının korunmasına ve geliştirilmesine yönelik uğraşlar devam etmektedir.

Buraya kadar durumda herhangi bir acayiplik görülmemektedir. Fakat, yukarıda ifade ettiğim gibi tartışılmaz kabul ettiğimiz insan haklarının uygulanması konusundaki toplumsal duyarlılığımız nedeniyle, “kazanılmış haklar” edebiyatı üzerinden yürütülen kampanyaların, yeterince tartışılamadığı ve “hak” kavramının suitimal edildiğini görmekteyiz. “Hak” kavramı, en çok ekonomik haklar sözkonusu olunca suistimal edilmektedir.

DAÜ Vakıf Yöneticileri Kurulu üyesi olduğum, Aralık 2005 ile Mayıs 2009 arasındaki sürede yaşadıklarım, bana, “ekonomik haklar” ve “kazanımlar” konularında, sendikalar, kamu kurumları, devlet ve bireyler olarak yanlış yolda olduğumuza dair güçlü deneyimler yaşatmıştı.

Daha sonraları KTHY, şimdi de BRTK, KIB-TEK ve Telekomünikasyon Dairesi üzerinden yaşanan tartışmaları izledikçe; “ekonomik akıl” ve “kazanılmış haklar” çerçevesinde, yönetenlerden ve sendikal çevrelerden gelen zıt görüşler değişmediği müddetçe, bu kurumların iflâstan kurtarılamayacağına dair endişelerim artmaktadır.

KTHY’nin batması ve çalışanlarının sokağa atılması, DAÜ’de, 2009’daki hükümet değişikliği sonrası sendikanın dağıtılıp etkisizleştirilmesi, üyelerinin birçoğunun işsiz kalması, birçoğunun özel sektöre, üniversite öncesi okullarla birlikte devredilmesi ve haklarının budanması deneyimlerinden hiçkimse ders almış gibi görünmemektedir.

Kurumlarda, kurumun ekonomik sürdürülebilirliğini, üretkenliğini, iç ve dış piyasalarda rekabet edebilirliğini, toplumsal destek sağlayarak kurumun yaşayabilirliğini öngörmeyen “ekonomik haklar” mücadelesi/sendikal mücadele, uğruna mücadele ettikleri kendi emekçi kitlelerine de çok zararlar verebilmektedir.

Fakirliğin ve üretimsizliğin paylaşılmasından ekonomik haklar doğmaz. Ekonomik hakların, toplumsal üretimden ve zenginlikten kaynaklandığını unutmamak gerekir. Sendikal mücadele, ekonomik zenginliğin üretilmesini de verimliliği de en az zenginliğin âdil paylaşılmasını düşündüğü oranda dert edinmezse, bu işin sonunda en çok emekçi kitleler zarar görmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here