Gengenbach’ta bir akşamüstü (Almanya Yazıları VII)

0
52

Yaz günü, o ağır sıcaklarda birasıyla meşhur bir yere gitmek tehlikelidir.

Yaz günü, o ağır sıcaklarda şarabıyla meşhur bir yere gitmek ise daha tehlikelidir.

Ama hem şarap hem bira üreten bir kasaba, işte o en tehlikelisidir.

Offenburg'a trenle sadece yedi dakika uzaklıktaki küçücük bir ortaçağ kasabasına geldim.

Bütün sokakları, nehir boyunu, bağları bahçeleri keşfe çıktığım yaklaşık üç saatlik bir yürüyüşün ardından yüzelli yıldır restoran olarak işletilen Mercysher Hof'ta yemek yiyeceğim.

Mıcır taş, yampiri ve rahatsız iskemleler, bir çardak gibi göğü kaplayan ağaçlar, masalarda çiçekler, yerde yapraklar, köşede kumhavuzu, çeyrek saatte bir vuran çan…

Alsace'ta nereye gitsem peşimi bırakmayan arılar…

Ben içkiyi bu kadar seven ve kadehin içinde gezinmekten bu kadar zevk alan bir arı sürüsünü başka hiçbir yerde görmedim!

Toscanelloların sonuncusunu da yaktım yemeği beklerken.

Yalnız bu sokaklarda beni çeken bir şey var ve ben onun ne olduğunu -galiba- en nihayetinde buldum.

Bu cumbalı, "kalem işi" evlere zaten hayranım, saksılarda rengârenk çiçekler, kimi zaman şaraplık asmalar…

Ama bende bu heyecanı yaratan zemin döşemesi.

Bastığım yer!

Şu kaldırımlar, taş yollar, asfaltsız hayat!

Hepsi buranın ruhuna uygun.

Ayrıca, bu "yer" çok geniş zamanlı bir tarihi de taşıyor.

Bir de bizim Kadıköy'ü düşünüyorum, altı ayda bir o kaldırım taşlarını sökmezlerse, artık öyle bir alışkanlık yapmış ki, Allah muhafaza, sanki bir felaket gelecek.

Tabii bir felaketin geleceği kesin de bunun bizimle hiç ilgisi yok.

"Tarihi taşıyor" dedim, ama şöyle de diyebilirdim, "hafızayı koruyor ve yeniden oluşturuyor."

Lizbon'a gittiğimde o mini minicik taşları tek tek, sabırla örüyorlardı.

Ama işte o Lizbon, "Lizbonluğundan" hiçbir şey kaybetmiyorsa eğer, bu hem sarı tramvaylarına sahip çıkmasından hem silueti bozmamasından hem de, evet, "hafızayı" korumasından.

Bizde ne yer, ne gök, ne siluet ne de başka bir şey…

Vur abalıya!

Mercysher Hof'ta kalmıştım, yemek ısmarlayacağım ama bir türlü anlaşamıyoruz, en sonunda garson oğlanın gösterdiği Strasbourg usülü soslu salataya tamam dedim.

Dedim ama kurt gibi de açım, bir yemek daha söyleyeceğim.

Menüdeki bir şeyi işaret edip "bu da yöreseldir" dedi.

Alt tarafı yeşillik, üstünde kibrit gibi doğranmış peynir, onun üstünde jambon, bolca sos, biraz soğan, kenarlarda dekoratif yumurta ile domates.

Strasbourg usulü diye, buranın "spesiyalitesi" diye yedim ama…

Öteki "spesiyalite" bir kâsede geldi ve ben onu biraz tırtıklayıp bıraktım.

Haşlanmış işkembeye, sordum "dana işkembesi!"ymiş, biraz soğan kavurdun mu lezzetlenmiyor ki canına yandığım.

Sonra gene "yöresel" olduğunu öğrendiğim bir şnitzel söyledim.

Neredeyse çorba kadar sosa batmış halde servis edilen şnitzeli de yedim.

Saat, her onbeş dakikada bir çalıyordu.

Meydanda kasabanın sembolü olan bir eski zaman savaşçısının heykeli, yanında çeşme, 1786'da yapıldığı üstünde

Roma rakamlarıyla yazan yirmidört pencereli Belediye Binası, sağlı sollu lokantalar her yanda…

İster sağa ister sola, ne tarafa yürürsen yürü karşına hemen büyük kuleler geliyor, şehrin tarihi kısmına, Aldstadt, girip çıkarken bu kulelerin altından geçiyorsun.

Hava kararmadan biraz daha "Gengenbach şarabı" içmek istiyordum.

Sağdaki kuleden çıkarsan hemen solda küçücük bir müze.

"Salcı Müzesi"nin içini görmedim çünkü haftasonu hariç sadece çarşamba günleri açıkmış.

Ama müzenin fotoğrafları zaten her yerde.

Nehir kenarına kurulan bir kasabada pek tabii ki birçok sal efsanesi olacak…

"Kahraman salcı erkek" motifi, tıpkı o Belçika birasında olduğu gibi, burada da revaçta.

Geçelim.

Yeşillik, tren yolu, nehir, patika, bisiklet yolu…

Andreas Gursky'nin o harika Rhein fotoğraflarındaki "paralel" görüntü, Gengenbach surlarının hemen dışında da vardı.

Köprüyü geçip sağa saptım ve on dakika kadar yürüdüm.

Gengenbach şaraplarının yapıldığı yere gelmiştim, usul usul akıyordu su ve nehrin karşısındaki toprak kortta tenis oynuyordu kadınlar.

Hem imalathane yeriydi burası hem satış…

Kırmızısı değil, rozesi eh işte, ama beyazı, benim favorim her zamanki gibi o meyvemsi aromasıyla "Muscat", hiç de fena olmayan şaraplar içtim.

Bir de ilginç bir şey, bizim zeytinyağı koyduklarımıza benzer şişeler görünce rafta, bunların ne olduğunu sordum; "üzümyağı" dedi görevli, "salataya ve bazı yemeklere çok yakışır."

Okullar kapandığında onbirbinlik nüfusu daha da düşermiş Gengenbach'ın.

Ben o döneme denk geldim.

Geceyarısı olmadan kapanıyordu bütün ışıklar.

Derin bir sessizlik.

Sadece duymak isteyenin duyabileceği kadar sessiz akan nehir…

Onbeş dakikada bir vuran çan.

Şarap ve bira yüklemesinden ve bir de aşırı yürümekten yorgun düşmüştüm.

Hem şarap hem bira yapan kasabalar var ya…

Bak işte onlar en tehlikelisidir.

Twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here