Eşeciğimizi kaybetmiştik, bulduk, mutluyuz…

0
76

İnsanın zaman zaman “aksi”liği tutuyor…

Bir haberi, bir fotoğrafı, bir şiiri, bir tabloyu “tersten” okuyor…

Galiba bu “aksilik” eğilimi; bir “köşe yazarı” için faydalı bir durum…

Olayları herkes gibi “okumamak”, herkes gibi genel “akıntı”ya kapılmamak…

İşin içyüzü ile, arka planı ile, gerisindeki niyetlerle uğraşmak, didişmek…

Basınımızda bir fotoğraf yer aldı, geçtiğimiz günlerde…

Düz, niyetsiz bir okuma ile “mutluluğun fotoğrafı” gibi duruyordu…

Yüzleri gülen, elleri makaslı doktorlar kurdele kesiyorlardı…

Hükümete mensup “bakan” doktor ile; iki doktor örgütünün kadın doktor başkanları birlikteydi…

Tablo sevimliydi, gülen yüzlerin ortak “mutluluğu” neydi biliyor musunuz?

Bir “poliklinik” açılışını gerçekleştiriyorlardı…

Bu fotoğrafa bakıp “Alkış… Kocaman bir alkış…” da diyebilirsiniz, ama benim gibi “hafıza”yı biraz zorlarsanız, olaya bir miktar da “terslik” ekelerseniz, soruşturmacı bir yaklaşımınız da varsa, bu “mutluluk fotoğrafı”ndan hiç haz alamazsınız…

Tam tersine sizi bu toplumun bir ferdi olarak ciddi biçimde “rahatsız” eden bir “başarısızlık” öyküsünü daha anımsayarak, kahrolursunuz…

Önce bu “mutluluk tablosu”nun hikayesinde biraz gerilere gidelim…

Lefkoşa’da “Tren Yolu Hastanesi” diye bilinen binalarda; yıllarca hasta bakıldı, poliklinik hizmeti verildi…

Özellikle kent içine yakınlığı nedeniyle Lefkoşalı hastalar buraya yürüyerek bile ulaşabiliyor, “Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi”ne gitmek zorunda kalmıyordu…

Sonra bir “sol” parti hükümete geldi… Önce tek başına, sonra “çakma” bir küçük particik ile koalisyon kurarak…

Sol partinin “solcu” Sağlık Bakanı, tıpkı arkasından gelerek hiçbir iş başaramayan diğer bakanlar gibi “reform” yapacaktı, yasalar çıkaracaktı, sağlığı düzenleyecekti… İddiası buydu…

Ama o ne yaptı? Bugün yeniden açılışı yapılan o günlerin “Tren Yolu Hastanesi”ni kapattı…

O günlerde; Kızılbaş’ta askerin yönetiminde bulunan “Domuzcular Burnu Kentsel Sağlık Merkezi” adında bir hastane vardı…

Asker, bu hastaneyi Sağlık Bakanlığı’na devretmişti… Orası daha geniş ve modern bir binaydı… Sağlık Bakanlığı burasını donatacak ve Tren Yolu’nun hasta yükü de buraya aktarılacaktı…

Ne o zamanın “solcu” bakanı, ne ondan sonra gelen “solcu” bakanlar birşey yapabildiler…

O hastanecik de giderek “yalnızlığa” terkedildi ve Lefkoşalılara hizmet veremeyecek duruma sokuldu… Bugünkü durumu da ne yazıktır ki yürekler acısıdır…

O dönemin iddialı “solcu” Sağlık Bakanı kapattığı “Tren Yolu Hastanesi”nin bir bölümünü, kendi partililerinin aniden kurduğu bir “Vakıf”a verdi…

Devletin hastanesini kapattı, binasını da “yandaş”lara verdi…

O vakıf 2011 yılında orada bir “Kadın Sığınma Evi” açtı… Bu da bir “başarısızlık öyküsü” olarak kapılarını geçtiğimiz günlerde kapattı…

Şimdiki Sağlık Bakanı ise, tam 8 yıl önce kapatılan “Tren Yolu Hastanesi”ni yeniden hizmete açtı…

Peki bu ne?

Bu bir “eşeciğimizi kaybettik de yeniden bulduk” öyküsü değil mi?

Mutluluk bunun neresinde?

O fotoğraftaki gülen yüzler ne kadar haklı?

Genel “algı”ya kapılıp giden medyamız elbette size bunları göstermez…

Birinin yaptığını öteki bozar, ama tüm bunlar “yandaş”lığa göre medyada haber olur…

Şu “Kadın Sığınma Evi” hikayesi de öyle…

Devletin binasında “vakıfçılık” yapan şu “Sosyal Riskleri Önleme Vakfı” bu kapatılan hastaneciğin binasında faaliyet gösteriyordu…

Zaten, kurulur kurulmaz, bu devlet binası kendilerine verilmişti…

O dönemde Çalışma Bakanı da aynı partiden biriydi… Bu Vakıf oturup bu sayın “solcu” bakanla bir protokol imzaladı ve “kadınlar hizmet alacak, Bakanlık da Vakıf’a bunun karşılığını ödeyecek” formülü ile işleri yıllarca yürüttüler…

Bina devletten, masraflar bakanlıktan “Vakıfçılık” yaptılar…

Bu aslında vakıfların terihsel geçmişine ters bir “Vakıfçılık” uygulamasıydı… 

Bu çerçevede bu Vakıf; 5 yılda 227 kadına ve beraberlerinde getirdikleri 114 çocuğa barınma sağlamış… Bir vakıf olarak böyle bir hizmeti yapmaları elbette takdir edilmelidir…

Ancak; “binayı devlet versin, bakılan her kadın için devlet para ödesin” mantığı ile bir Vakıf yürütülemez…

Vakıf başkadır, dernekçilik ise bambaşka…

Vakfın anlamı, “karşılıksız vermek”tir…

Vakıflar, bir zenginliği, ellerindeki bir mülk ve para birikimini kamu yararına kullanan örgütlerdir.

Yapıları gereği “sivil toplum örgütü” nitelemesinin bile dışındadırlar…

Mülk ve para sağlamak ve bunları “kamu yararı” için kullanmak sürecinde “herşeyi devlet versin, biz de “yönetelim” diyorsanız, sonunda bir başka siyaset gelip hükümet olduğunda çuvallarsınız…

Sonuçta; bir devlet “binası” ve etrafında son sekiz yılda dönen siyasal hesapları, acemiliğimizi, kötü niyetlerimizi, başarısızlıklarımızı gizleyen bir medyamız var…

Gözlerimizi kapatıp “Ah vah, kadınlara bir sığınma evi bile yok” diyerek medyamızın yarattığı duygusallık denizinde ağlamaklı gariplikler de sergileyebiliriz, küçük bir hastaneyi açtık diye mutluluktan uçabiliriz de…

Ama, her iki olayın da arkasındaki gerçekleri görmek, aykırılıkları sezmek, kendi zafiyetlerimizi ortaya döküp üstüne yürümek daha “akıllıca” değil mi?

Dikkat ettiyseniz; şu sözümona “solcu”ların adını bile vermedim… Değmez…

Keşke ikide bir kuyruklarına basa basa “solculuğu” nasıl rezil ettiklerini yüzlerine haykırabilsek de böylesi “başarısızlık” öykülerini bize “mutluluk tablosu” diye yutturmaya çalışanları birazcık düşündürebilsek…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here