Elveda Güzel Vatanım!

0
176

Türkiye’de polisiye romanların önemli yazarlarından Ahmet Ümit, “Elveda Güzel Vatanım” isimli yeni bir roman yayımladı.

Roman, İttihat Terakki fedaisi ve Teşkilat-ı Mahsusa elemanı Şehsuvar Sami’nin yirmi yıllık macerası, aşkı ve mücadelesi üzerinden, Türkiye tarihinin karanlık bir devrine ışık tutuyor. Bab-ı Esrar, Sultanı Öldürmek, Kar Kokusu, Kukla gibi kitaplarını da zevkle okuduğum Ahmet Ümit, bizimle aynı siyasal gelenekten gelen bir kişi. Şimdilerde Türkiye tarihinin gizemli konularını, derin psikolojik çözümlemelerle polisiye tadında, ustaca kaleme alıyor. Günümüz için dersler de çıkarabileceğimiz lezzette eserler ortaya çıkarıyor.

Son eseri Elveda Güzel Vatanım, hernekadar, 1906 – 1926 yılları arasındaki İttihat Terakki Fırkası tarihi üzerinden şekilleniyorsa da esaslı devrim, iktidar, siyasal süreçler, toplum analizi, insan figürleri, lider profilleri analizlerini de içeriyor. Ki bu analizler zaman ve mekân açısından evrensel ve tüm zamanları kapsayan nitelikteki analizlerdir. Örneğin romandaki önemli kişiliklerden Fuad, iktidar muhalefet bağlamında şöyle bir ifade kullanıyor ki çok evrensel ve bildik bir iddia: “Artık iktidarız. Artık o düveli muazzamanın yanında kendi dava arkadaşlarımızla da dövüşmek zorunda kalabiliriz. Eğer böyle bir çatışma çıkarsa hiç şüphen olmasın, hain ilan edilecek ilk kişiler biz oluruz.” (s. 391-392)

İktidara geldikten sonra Padişahlar, Osmanlı bürokrasisi, halk ve dindar kesimlerle büyük çelişkiler yaşayan, dış politikada büyük zorluklarla karşılaşan İttihad ve Terakki Fırkası yöneticileri, kendi aralarında da büyük çatışmalar yaşamışlardı.

İttihat ve Terakki’nin siyasi lideri Talât Paşa’nın ağzından ifadesini bulan bu sözler de çok evrensel ve bildik ifadeler değil mi?: “… Bu işi de sükûnetle, kendi aramızda, dostça konuşarak halletmemiz lazım. Kol kırılsa da yen içinde kalmalıdır. Ne var ki, manevi çürümeye, siyasi yozlaşmaya da izin veremeyiz. Ne para ne kadın, bence ahlakın baş düşmanı iktidardır. Ahlaktan yoksun bir iktidar makamı, ya hırsız yapar insanı ya soysuz. Ne yazık ki insanoğlu iktidar denilen o büyük kudretle başa çıkmayı henüz başaramadı, bundan sonra başaracağı da kuşkuludur. Enver Bey’i kastetmiyorum, hepimiz için geçerli bu. Tek başına hiçkimse altından kalkamaz bu ağır yükün. Ancak hep birlikte üstesinden gelebiliriz. Nasıl ki baskı altındayken birbirimize kenetlenerek bu zorlu dönemleri atlattıysak, iktidardayken de birbirimizi ikaz ederek, birbirimizi dostça tenkit ederek bu tür yozlaşmaları bertaraf etmeyi öğreneceğiz. Yoksa maazallah, düşmanların yapamadığını kendimiz yaparız kendimize.” (s.392)

Kendi adıma üzerinde çok durduğum bir konu da, ki bunu birkaç yazıma da konu etmiştim, siyasal kadrolar ile aydınlar arasında varolan kan uyuşmazlığı meselesidir. Demek ki bu sorun sadece günümüze ve ülkemize özgü bir sorun değilmiş. Romanda asker – sivil çelişkisi ve siyasetçi – aydın çelişkisi de irdeleniyor. Ki bu çelişki günümüz Türkiye’sinde de olanca şiddetiyle yeniden yaşanmaktadır. Tarihten ders alınmadığı müddetçe, “tekerrür” devam ediyor sanki.

Ahmet Ümit romanda, Ahmed Rıza’ya şunları söyletmektedir: “Siyasi partilerde münevverlerle, teşkilatçılar arasında bir uyum olmalıdır. Biz münevverler, teşkilatçılar gibi kolayca milletin arasına giremeyiz. Bilmenin getirdiği sorumluluklar ve sıkıntılar vardır. Ama bir teşkilatçı için tek sorumluluk, güçlü bir cemiyet kurmaktır. Bu maksada ulaşmak için ahaliyi ikna etmesi yeterlidir. O sebepten çoğu zaman ne ahlaki değerlere aldırırlar, ne partinin prensiplerine. Üstelik biz münevverlere de kızarlar, onları engelliyoruz diye. İttihat ve Terakki Fırkası’nda da bu oldu. Teşkilatçılar, askerlerle el ele verip, cemiyetin münevverlerini tasfiye ettiler. Ama bizimle birlikte prensipler de tasfiye oldu. Artık ne hürriyet umurlarında, ne eşitlik, ne kardeşlik ne de adalet. Talât Bey de, Enver Paşa da 1906 yılındaki o inanmış inkılapçılar değil artık. Yıkmak istedikleri rejimin bizzat kendisine dönüştüler. Abdülhamit’te tenkit ettikleri ne varsa, bugün hepsini kendileri yapıyorlar. Belki de daha fenasını…” “… Ben Ahmed Rıza, millete hiçbir zaman yalan söylemedim, ne millete ne de cemiyete. Yirmi yıl önce ne dediysem bugün de aynısını savunuyorum. Ama cemiyetin bugünkü liderleri hem kendi ideallerine, hem de kendi tarihine ihanet etti. İşte bunun için ne millet, ne de tarih affedecek onları.” (s. 448)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here