Doğalgaz işini de elimize gözümüze bulaştıracağız

0
122

Görünen köy kılavuz istemiyor. Geçen hafta sonu Kıbrıs açıklarında vuku bulan olay bu adada insanca, barış içerisinde, emeğinin hakkıyla yaşamak isteyen tüm adalıları endişeye sevk etmelidir.

Kriz göstere göstere geldi. Kimse sesini yükseltecek cesareti kendisinde bulamadı nedense… Oysa 2011 yılından beri bu işin krize evrileceği, Kıbrıs Sorununa yeni boyutlar katacağı belli idi.

Herşey 2010-2011 döneminde, Atina – Tel Aviv yakınlaşması ve Türkiye – İsrail ilişkilerinin derin bir krize girmesiyle başladı. Kapalı kapılar ardında yabancı bir başkentte gerçekleştirilen yemekli bir toplantıda, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu dönemin Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’ya (meşhur sözüm ola Türk – Yunan yakınlaşmasının neferi) ‘gel iki ülkenin ilişkilerini geliştirelim, stratejik ortaklığın önünü açalım’ mesajını iletti. O dönem, partisinin oy oranı %46’ları zorlayan Papandreu bu teklife hemen kucak açtı.

Ekonomik krizle mücadele veren Yunanistan yeni ittifaklara sırtını dönecek lüksü kendisinde bulacak durumda değildi. Öte yandan, Mavi Marmara trajedisi yüzünden Ankara ile soğuk savaşın eşiğine gelen İsrail Doğu Akdeniz’deki yalnızlığını bir şekilde ekarte etmek çabası içerisindeydi. Bu hedef doğrultusunda, Tel Aviv aynı dönemde Etiyopya ve Güney Sudan gibi Afrika ülkelerinin hükümetleriyle, Balkanlar’da Bulgaristan ve Kafkasya’da Gürcistan ve Azerbaycan ile yakın ilişkiler geliştirmeye başlamıştı. Bu yakınlaşmaların odağında enerji alanında geliştirilen işbirlikleri bulunmaktaydı.

Yunanistan – İsrail yakınlaşmasının ivme kazandığı dönemde, Papandreu Hükümeti Dimitris Hristofyas Hükümeti’ne ‘kendi münhasır ekonomik alanında doğalgaz – petrol araştırmalarına başla’ mesajını gönderdi. Bu mesaja dört elle sarılan AKEL – DİKO Hükümeti, İsrail’in etkin desteği ile beraber 12. Parseldeki araştırmalarını başlattı ve kısa zamanda yoğunlaştırdı. Meselenin bundan sonraki kısmı artık herkesçe bilinmekte… Lefkoşa’yı bu konu yüzünden topa tutan Ankara ve Kıbrıs Türk liderliği… Karşılıklı atılan restleşme adımları…

Protestolar, buram buram ‘gaz milliyetçiliği’ kokan yaklaşımlar v.s. Tüm bunlar yetmezmiş gibi geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ın açıklarında askeri hareketlilik yaşandı. Giresun Firkateyni bir Norveç Araştırma gemisi olan ‘Princess’i Rum tarafının hak ve imtiyaz talep ettiği karasulardan kovdu. Böylece işin içerisine iyiden iyiye askeri boyutta karışmış oldu (İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs ile askeri ortaklık tesis etmesi ile beraber zaten iş askeri boyut kazanmış idi).
Doğal olarak herkesin aynı soruyu sorar olduğunu duyar gibiyim… Bu işte kim haklı kim haksız? Al başına yeni bir Kıbrıs Sorunu!… İlkin basit bir cevapla başlayalım: Bu işte herkes haklı ve aynı zamanda herkes haksız…

Rum tarafı haksız. Kıbrıs Sorununun çözümü yeni bir ortaklıkta aranıyorsa sen ne diye Kıbrıslı Türklerin su altı zenginliklerindeki payını görmezden gelirsin ki? Yer altı kaynaklarından elde edilecek gelirle sen nasıl olur da tek taraflı olarak kendi ekonomik gediğini kapatmaya kalkarsın ki? Türk tarafı da haksız. İki nedenden dolayı…

Kıbrıs Sorununun en çetin dönemeci 1963 yılında Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti ile olan bağlarının sarsılması ve kademeli olarak kesilmesi ile başlar. O tarihten günümüze adanın kuzeyindeki milliyetçi ajitasyon bir noktanın altını ısrarla vurguladı: ‘Bizim Kıbrıs Cumhuriyeti ile hiçbir bağımız yok. Biz kendi devletimizi isterük!’, diye.

Şimdi ise, işine geldiği vakit Kıbrıs Türk tarafı ortaklık cumhuriyetini hatırlıyor. Bu birinci neden. İkinci neden ise geçtiğimizi haftasonu yaşanan olayla ilgili. 21. yüzyılda, bir ülkenin savaş gemisi kalkıp bağımsız bir ülkenin hak iddia ettiği sularda araştırmalarını o gemiyi kovalamak ve tehdit etmek suretiyle yarıda keserse, uluslararası zeminde bu eylemin adı ne olur? Bu ‘modern korsanlık’ olmaz mı? (‘Türkiye Kıbrıs’ın münhasır ekonomik alanını tanımıyor, dahası o alandan pay iddia ediyor’ diyenlere ufak bir hatırlatma: Uluslararası hukuku  işimize geldiği gibi okumayı bırakmanın zamanı gelmedi mi Allah aşkına?) 

Bir tarafta palikarya yanılsaması ile kendi aklınca ve İsrail’in körüklemesiyle Ankara’ya kafa tutan bir anlayış, diğer tarafta ise 1960 anlaşmalarını ve deniz hukukunu işine geldiği gibi yorumlamayı adet edinen bir yaklaşım… İşte size ‘Kıbrıs Sorunu nasıl çözülmez’ sorununa yerinde bir cevap…

Lefkoşa’yı, Ankara’yı, iki liderliği bir anlığına bir tarafa bırakıp, şu soruya cevap arayalım: Bu adada ‘tutulan yol yanlıştır, bu yol uluslararası emperyalist çıkarların yoludur, sonunda kazanan biz değil büyük global sermaye olur’ diyebilecek kudrete sahip bir babayiğit bulunmaz mı? Belki adada herşeye bu soruyu sormak suretiyle yeniden başlamak en akıl karı yoldur…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here