Büyüklük ve küçüklük (ABD Yazıları I)

0
92

Önce tarihi yazayım.

23 Ocak 2016.

Bu benim Amerika'ya ikinci gelişim.

Santa Monica'dayım.

Ben Amerika'ya gelirken bir arkadaşım da Diyarbakır'a gidiyor, Sur'da yaklaşıklarını fotoğraflayarak tarihe not düşüyordu.

Geldiğim günün ertesi akşamı oturdum yazmaya.

Bir yandan da Altan'ın sık sık yenilerini gönderdiği fotoğraflara bakıyorum.

Gıpta ve utanç, içimde hemhal oluyor.

Altan, benim ülkemdeki içsavaşı takip etmek için bir gazeteci refleksiyle "bölgeye" gitti; bense, önceden programı hazırlanmış bir tatil için Los Angeles'a.

Türkiye'yle aramda on saat fark var.

Burası on saat geri.

Dolayısıyla, sabah güneş doğup da ben yataktan çıkana kadar memleketteki olayların çoğu yaşanmış, yazıları yazılmış oluyor.

Ve ben her sabah bambaşka iki dünya arasında gidip geliyorum.

İçsavaşın, ölümlerin kol gezdiği Türkiye ile ışıkların parlaklığını hiç kaybetmediği Amerika…

Okyanus uzanıyor önümde sonsuzluğu çağrıştırırcasına ve ona eşlik etmeye çalışan kumsal ama ocak ayındayız, boş kulis odaları gibi bir hüzün var plajda.

Ayaklarını suya değdirmeye meraklı gençten birkaç insanla, çırçıplak uzanıp sevişmek istedikleri kumsalda en azından el ele yürüyerek romantik anlar peşindeki birkaç çift…

Başka kimseler yok.

Okyanusun üstündeki iskele bir nevi "piyasa mekânı".

İçinde büyük trenler, dönmedolaplar olan bir lunapark, Çin malı hediyelik eşyalar satan dükkânlar, karideste iddiali bir lokanta, girişinde Lobster adında bir başka şık restoran.

Bol bol yürüyorum.

Meltem esintili bahar günlerini andıran bir hava var dışarda.

Küçücük bir yer burası, adımlaya adımlaya dolaşıyorum Santa Monica sokaklarında.

Devasa jipler, kocaman motorlu arabalar çıkıyor her sokak başında.

Manasız olduğu kadar ruhsuz bir ihtişam çabası seziyorum.

New York'ta da hissetmiştim ben bunu.

Amerika'nın bir "ruhu" yok.

Güzel mi, evet; kaliteli bir yaşam standardı var mı, var ama o ruhu bulamıyorum hiçbir yerde.

Sadece "öfkesi" bile Diyarbakır'a o kişiliği kazandırabilir.

Santa Monica ise güzel makyaj yapmış güzel ama ruhsuz bir kadın gibi.

Tek tek her şeyi var ama o aradığı bir tek şeyi yok.

Semt pazarını gezdim, gene aynı duygu:

Her şey var ama o ruh yok.

Tabii bir de insanlar var.

Arabalar ve binalardan başka, sen gibi, ben gibi insanlar.

Biri, sersefil uzandığı kaldırımda "neden yalan söyleyeyim ki" diye yazmış önündeki kartona, "bira içeceğim."

Bir başkası, daha acıklı birşeyler döktürmüş:

"Param bitti, karım terk etti, içmeyip de ne yapayım?"

Geçiyorum yanlarından.

Bütün Amerikalılar gibi aldırmadan.

Parklarında içki ve sigara yasaklanmış Santa Monica'nın.

Ama parkta geceleyen insanların sefaleti duruyor öylece.

Karşısındaki otelin ışığıyla ısınmaya çalışan insanlar, üstlerinde kendilerinden daha yorgun her yeri yamalı birer battaniye, bir yudum içkiye muhtaç halde yatıyorlar.

Manasız büyüklükteki arabaların, otoyolların, yemek menülerinin yanında korkunç bir sefalet ve bu sefalete asla aldırmayan insan gürûhu.

New York'ta, Rockefeller'ın hemen karşı kaldırımda da gördüm ben bu insanları, Santa Monica'da da.

Bu insanlar; yani, sürünenler ve yürüyenler.

Birbirleriyle hiçbir temas kurmadan, aynı havayı soluyarak yaşıyorlar.

Kahvaltıda istediğim omlet beş yumurtadan yapılmıştı, pizzanın bir dilimi aslında çeyreği demekti, kola bardakları litrelikti…

Her şey büyüktü ve herkes kayıtsız, birbirinden lüks rengârenk arabalar kayıp geçiyordu parkların ve parklardaki insanların yanından.

Okyanus önümde yazı yazıyorum.

Beyaz deniztaraklarını andırıyor dalgalar…

Altan yeni fotoğraflar gönderdi.

Doğu'da kıyamet kopuyor…

Ben Santa Monica'da "aldırmazlık" üstüne ahkâm kesiyorum.

Tıpkı içsavaş sokağına taşınana kadar neler olup bittiğini görmek istemeyen Batı gibi…

Twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here