Büyük Britanya: Ulus-Devletten Ulus-Devlete

0
238

Büyük Britanya Krallığı’nın Avrupa Birliği’nden çıkış kararı tüm dünyayı derinden sarstı. Dünya, henüz aldığı kurşun yarasının sıcaklığı geçmemiş biri gibi tam acıyı hissedemese de şaşkınlık çok büyük.

Buna İngiliz hükümeti, başbakanı hatta AB’den çıkmak için oy veren İngilizler de dâhil.

Başbakan David Cameron genel seçimlere giderken aşırı sağın elinden ‘AB silahını’ almak için konuyla ilgili bir referandum vaadinde bulunduğunda, kendi istifası da dâhil dünyayı sarsacak bir süreçler zinciri başlatacağı, muhtemelen aklından geçmiyordu.

Bu referandum vaadiyle genel seçimleri kazandı ama referandum silahıyla da hem kendini hem de Birleşik Krallığı vurdu.

Muhtemelen seçimleri kazandığı gibi referandumu da kazanacağını sanıyordu. Hatta bundan fazlasıyla emindi ki uzun süre AB karşıtı bir tavır sürdürdü ve AB karşıtlarının elini güçlendirdi.

Finale az kala ise daha net bir tavır takındı ama epey gecikmişti.

* * *

İngiltere 5 Haziran 1975 yılında gene referandumla ‘evet’ dediği AB’ye 23 Haziran 2016’da ‘hayır’ dedi.

Son referandum Avrupa’nın çok özel ve değişik bir zamanına denk geldi.

Ortadoğu’dan Avrupa’ya yığınsal göç, kıtanın ve Britanya adasının kâbusu oldu… Bu göç korkusu da referandumda başrolü oynadı.

Ayrıca ‘Brüksel’in aldığı kararlarla yönetiliyoruz’ imajı da abartılı bir milliyetçi propagandanın enerji kaynağı haline geldi.

Siyasal İslamcı faşizme yönelmiş Türkiye’nin de ‘AB adayı’ olması, ‘çıkış’ yanlılarının elini güçlendiren bir jokere dönüştü.

Ama peki AB’nin yararlarını anlatanlar neden bu korkuları ve iddiaları çürütüp çoğunluğu sağlayamadı?

* * *

Daha derin ve tarihsel bir analize geçmeden önce İngilizlerin toplumsal bir özeliğini vurgulamak gerekir sanırım… ‘Deneycilik’ anlayışı, dünya düşünce ve bilim tarihine İngilizlerin armağanıdır.

İngilizler teorik, ‘soyut süreçlerden’ çok, somut duruma daha fazla bakarlar…

Avrupa Birliği’nin küreselleşmenin bir ara durağı olduğu gerçeğini ve katkılarını derinlemesine tahlil etmekten ziyade, ‘somut’ göç dalgasını önemseyen kitleler öne çıktı ve sınırları kapatarak bundan kurtulmayı pratik ve geçerli yol kabul ettiler.

Ulus devletin egemenlik anlayışına ve koyu bir milliyetçiliğe geri dönerek bu tehlikeyi geçiştirmeye karar verdiler. Ancak küresel dinamiklere karşı milliyetçilik yapınca senin içindeki farklı ırklar da milliyetçilik yapmayı hızlandırıyor.

Avrupa Birliği’nin, tüm zorluklara rağmen küreselleşme dinamiklerinin rüzgârıyla yaşlı kıtayı 21’inci yüzyıla taşımakta olduğunu inkâr edince, Birleşik Krallık’ın ‘birleşik’ unsurları da ‘birlikten’ gitmeye hazırlanıyor.

İskoçlar, Galliler, İrlandalılar bir bütün içinde yaşarken İngilizler “biz İngiliz’iz” diye ayaklanınca, diğerleri de ayaklanmak için sıraya girdi. İngiltere’yi AB’ye karşı koruma iradesi, ‘Birleşik Krallık’ın bütünlüğüne karşı bumeranga dönüştü.

* * *

İngiltere’yi tehdit eden bu ayrışma ihtimalinin yansıra referandum süreci İngiltere’nin ne kadar Avrupalı olduğunu, ne kadar Kıta Avrupası’nın parçasını olduğunu da yeniden tartışmaya açtı.

İngiliz bilimciler, İngiltere’nin geçmişiyle Kıta Avrupası’nın geçmişini kıyaslayıp duruyorlar…

Sanayileşmenin ve demokrasinin beşiği İngiltere, Kıta Avrupası’nın tüm devrim süreçlerinin dışında kaldığı için sert dalgalardan etkilenmedi… 1789 Fransız Devrimi de, Avrupa’nın büyük halk isyanlarının meşalesinin yakıldığı 1848 de, ‘Sovyet ihtilali’ de İngiltere’yi içine almadı.

Ayrıca iki asır önce İngiltere gene krallık olarak vardı ama Kıta Avrupası’nda Fransa dışında bugün AB’nin ana çekirdeğini oluşturan devletlerden hiçbiri yoktu.

İngiltere’nin siyasal sistemi 1689’dan beri değişmedi; hâlbuki AB’yi kuran altı ülkenin anayasal süreçleri yeni ve taze… Fransa’nın 5. Cumhuriyeti oluşturan anayasası 1958’de, Alman anayasası 1949’da ortaya çıktı.

Sovyetler çöktükten sonra doğan birçok yeni ülke de AB kervanına çok yeni katıldı.

Bütün bunlara ilaveten Kings College profesörü ünlü İngiliz bilim adamı Vernon Bogdanor, “Britanyalıların kendilerini Fransızlar, Almanlar gibi Avrupalı hissetmediğini” belirttikten sonra “İngilizlerin Amerika, Avustralya, Hindistan ve Antiller’e Avrupa’dan daha fazla bir yakınlık duyduğunu” iddia ediyor. Avrupa’nın bu sıralamadan sonra geldiğini ileri sürüyor.
* * *

İngiltere biraz da yukarıdaki toplumsal ve tarihsel özellikleri nedeniyle kendi bütünlüğünü de tehlikeye atarak küreselleşmenin ve 21’inci yüzyılın dinamiklerine karşı yeniden ulus-devlet anlayışına geri döndü.

Küreselleşmenin ‘ulus-üstü birlik’ sürecinin dalgalarına karşı eski bir yöntemle korunacağını sandı ama anlamını yitirmekte olan milliyetçilikten medet ummak kendi içindeki parçaların milliyetçi taleplerini kışkırttı.

Britanya kendi iç sorunlarını daha da alevlendirecek bir kararla ‘elveda’ dese de AB insanlığın gidişatının çok önemli bir tarihsel ara durağı ve insanlık macerasının çok anlamlı bir projesi.

Ancak AB’den de daha güçlü olan, tarihin yürüyüşü, küreselleşme süreci…

* * *

Britanya kendi sebep olduğu ‘zararlarını’ görünce ya da pek önem vermediği AB’nin katkılarını kaybedince belki de ilk kez ‘gerçek’ Avrupalı olma sürecine girecek.

Almanya da Nazizm ertesi böyle bir süreç yaşamış, Naziler dönemindeki o egosantrik çıldırma döneminin sonrasında AB tarafından rehabilite edilmişti.

* * *

Tarih kendi yolunda yürüyor.

Anlık geri adımlar o süreci tersine döndürmez, yersiz korkular ya da geçici bir travmayla bunun tersini yapan bir süre sonra akıllanır…

İngiltere AB’ye şu an için sırt çevirdi ama tarihin temposuna, zamanın ruhuna karşı durması söz konusu bile olamaz.

Sanayileşmeyi ve demokrasiyi doğuran bir merkez olan İngiltere, ‘kaybolan’ diğerlerinden daha çabuk yolunu bulacaktır.