‘Ben seni değil, seni sevmeyi sevdim’

0
105

Bir zamanlar Güner Ümit adında çok meşhur bir televizyon şovmeni vardı.

Turnike diye bir program sunardı.

Hayal meyal hatırlıyorum.

Canlı yayında lapsus kurbanı oldu, toplumun bilinçaltına yerleştirdiği bir söz bütün kariyerini bitirdi.

Oysa, şimdi düşünüyorum da, ona gelene kadar bu gökkubbe altında ne sözler söylendi…

Fatura bir şovmene kesildi.

Daha dün, siyasetçi olmak iddiasındaki bir adam, kızdığı öteki parti mensupları için “size etek giydiririz” demiş mesela.

Dünyanın medeni herhangi bir bölgesinde bu sözü söyleyene, bırak herhangi bir yeri idare ettirmeyi, koyun bile otlatmazlar.

Ama bu ülkede “muteber” olmak çok zor değil, “rezil” olmak ise zaten mümkün değil, eh biraz yanaşmaktan da kimseye zarar gelmiyor.

Yanaşa yanaşa itibarı yakalayabiliyorsun.

Mesleksiz yığınların, hiçbir beceresi olmayan, yaşadığı döneme hiçbir şey katamamış kompleksli insanların da muteber olmak gibi bir ihtiyaçları var, bunun en kolay yolu da iyi bir yanaşma olmak.

Tabii Sezar’ın hakkı Sezar’a, öyle yanaşmalar var ki, misal konfeksiyon sektöründe olmayan rekabet burada yaşanıyor.

Özellikle de siyasete girebilmek için gazetecilik yapanlarda.

Tamam, gazeteciler yanılmaz değillerdir; tamam, dedikleri her şeyin doğru çıkmasını beklemek abesle iştigaldir ama onlardan “gazetecilik” yapmalarını istemek veya tutarlı olmalarını talep etmek de ayıp olmasa gerek.

Dört sene önce bu yazıyı yazan biri bugün tam aksini aynı rahatlıkla söyleyebiliyor.

“Yayın müdürümüz Ahmet Altan iki gün önce bir yazı yazdı. ‘Sen ki’ başlığını taşıyan tarihî bir yazıydı bu.

Üstelik bu enfes yazıyı baskıya yetiştirmek için çok kısa bir zamanda yazdığına bizzat şahidim. ‘Sen ki’ müthiş bir yazıydı… Bu ülkenin kadim tarihi, insan zenginliği ve kendine güvenin kendini doğru tanımaktan geçtiği bundan daha edebî ve zekice belirtilemezdi. Ahmet Altan’ın insanı bir köşe yazısının sınırları içinde binlerce yıllık bir zaman yolculuğuna çıkaran bilgisi, tasvirlerindeki mahirlik ve sözlerindeki samimiyet tartışılmaz biçimde onu çok özel kılıyor. Gazetecilik ve yazarlıktan da önce, insan olmayı Hrant Dink ve Ahmet Altan’dan öğrenme şansına sahip olduğum için çok şanslı hissettiğimi bir kez daha söylememe müsaade edin.”

Neler yok ki yazıda…

Müdürünü aşırı seven adamın ondan bahsederken “müdürümüz” diyerek içselleştirişi mi, yazısının ne kadar tarihî, enfes ve müthiş olduğu mu, baskı saatine yetişmek gibi parasızlıkla bir mücadele verildiği mi, müdürünün insanı binlerce yıllık bir zaman yolculuğuna çıkaran bilgisine, tasvir yeteneğindeki mahirliğe, sözlerindeki samimiyete duyulan hayranlık mı…

Dahası da var.

“Gazetecilik ve yazarlıktan da önce, insan olmayı Hrant Dink ve Ahmet Altan’dan öğrenme şansına sahip olduğum için çok şanslı hissettiğimi bir kez daha söylememe müsaade edin” diyor.

Demek ki, insan olmayı bu iki isimden “öğrenme şansına sahip olduğu için” kendini “çok şanslı hissettiğini” daha önce de defalarca söylemiş.

Yeni bir şey değil yani.

Baksanıza, Jay Gatsby kadar da “beyefendi”, “bir kez daha söyleyebilmek” için “müsaade” etmemizi istiyor.
Lafı mı olur hiç?

Bir diğeri, üç aşağı beş yukarı aynı tarihlerde, Ahmet Hakan’la giriştiği bir polemiğin ortasında şunları yazıyordu:

“O logo altında Cüneyt Ülsever, Oya Armutçu gibi isimlerin Hrant Dink linçine karşı yazdıkları arşivlerde. Tabii Hürriyet Pazar’da haftada bir gün pazar yazıları yazan Ahmet Altan’ın yazdıkları da. Aynı anda gazetem.net sitesinde Hrant Dink linçine, askerî vesayete karşı yazılar yazmaktaydı Ahmet Altan. Ne yapsın 28 Şubat’ın düşman kuvvetlerini bile içine sindiren ana akım medya, ona Atakürt yazısından sonra eklerde ve edebiyat yazıları için yer açabilmişti. Yine de keşke o katiller, Ertuğrul Özkök’ün her gün aydın ihaneti, Orhan Pamuk nefreti, ‘Hrant Dink’e hain tepkisi’ odunları attığı sobaya sırtını dayamış Emin Çölaşan’ı okuyarak tahrik olacaklarına, pazar günleri Ahmet Altan’ın yazdıklarını okusalardı.”

Yani, “Atakürt” diye tabu yıkan bir yazı yazmış Ahmet Altan ve bu yüzden “28 Şubat’ın düşman kuvvetlerini bile içine sindiren ana akım medya” ona sadece eklerinde yer açmış ama Altan gene de mücadeleden vazgeçmeyip bir internet sitesinde “demokrasi” savunuculuğuna devam etmiş.

Yazının devamında ise Ahmet Altan’ın “Hadi çal Gaspar” yazısından uzun bir alıntı…

Şimdi anneannem olsa, “çocuğum” derdi utançla, “ben sana büyük söz etme demiyor muyum?”

Sana “insan olmayı öğreten” ve bunu onur duyarak defalarca söylediğin bir adama ısrarla davalar açılıyor, sen neredesin?

Velev ki, fikirleriniz değişti, olabilir, ama “bugünkü sende” bile emeği yok mu o adamın?

Madem sana insanlığı öğreten o, peki, kendisinden farklı düşünme cesareti aşılayan başka biri mi?

Neden çıkmıyor sesin?

Hadi Ahmet Altan’ı geçtim, Hrant sana böyle bir insan olmayı mı öğretti?

Bak, 2007 seçiminde açıkça oy istediğin, yazılarıyla “yürekleri soğuttuğunu” söylediğin Baskın Oran’a linç kampanyası başlatıldı, ses verecek misin?

Ya sen?

Bugün mertçe bir kavga etmek yerine laf arasında aileyi de işin içine katıyor, Çetin Altan’a “ajan” demeye utanmıyor, birine cemaatçi diye döşenirken ötekinin katl-i vacip olduğuna dair fetva veriyorsun.

Güner Ümit, popülaritesinin zirvesindeyken bir anda kayboldu.

O programa çıkmadan beş dakika önce biri kulağına eğilip “bunun son programı olacağını ve bir daha televizyonda asla tutunamayacağını” söylese, güler geçerdi herhalde.

Bitmez sanılan dönemler de biter.

Bazen beklediğinizden, öngördüğünüzden de çabuk biter.

Ve eğer gazeteciyseniz, yazdığınız her yazı sizi takip eder.

Ahmet Altan, “insanlara insan olmayı öğretmeyi” amaçlamış kutsal bir lider falan değil.

Hayatın altmışına gelmeden hem şövalye bir gazeteci hem de romantik bir yazar olmak zorunda bıraktığı, babasından çekinen, rikkat sahibi radikal bir demokrat bence.

Size göre olmayabilir, çok da sorun değil, zaten ben onun böyle ihtirasları olduğunu da zannetmiyorum.

Eğer bir ihtirası varsa, o sadece “daha güzel cümle kurmak” olabilir.

Ama birine böyle özellikler vehmettiğinizde “yanlış anlaşılmak” gibi bir hakkınız olamaz.

Ahmet Altan ne düşünür bilemem ama ben her geçen gün onun biraz daha “aldatılmışlıkla” örselendiğine inanıyorum.

Hayalkırıklığı yaşadığına eminim ama.

Taraf’ın bir okul gibi genç, demokrat, cesur gazeteciler üreteceğine inanmıştı.

Herkese bu özgüveni aşıladı, herkesin yolunu elinden geldiğince açtı.

Ne yazık ki, kendisine biat derecesinde bağlı olduğunu söyleyenlerin daha büyük “çekim merkezleri” bulduklarında hemen o tarafa yöneleceklerini kestiremedi.

Kimse kestiremezdi.

Köşeyazarlığına yanında başlayan “çocuklar”, ona köşelerinden ders verir oldular.

Onların sevdikleri Ahmet Altan değil, demokrasi mücadelesi de değil; onların sevdikleri “birilerine bağlanabilme duygusu”.

Yarın, yepyeni putlar inşa edip insanlığı bu kez de onlardan öğrendiklerini -tabii müsaadelerimizle- söyleyecekler.

Allahtan bu yazıyı anneannem okumuyor.

“Çocuğum İslam’ın şartı beş, altıncısı haddini bilmektir” der, sonra da bildiği en ağır sözleri söyleyerek bulmacasının başına otururdu.

“Hadi bakayım, hadi bakayım.”

twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here