Ben Mustafa’ya söyledim…

0
156

Görüşme masasında “zor” konulara girildikçe, Anastasiades’in “liderlik” konusundaki kapasitesi de ortaya çıkmaya başladı…

Rum Başkan’ın “entellektüel düzey”inin AB’deki ortalama sağcı liderlerin “demokratlık” standartlarından çok geride olduğu biliniyordu…

Ancak, Sayın Akıncı’nın yarattığı “çözüm istenci” iki toplumda da fırtına yaratır gibi olunca, kendisine uygun bir öncü rol içinde görünmeyi başardı…

Söylemleri ve davranışlarıyla sürecin ilerlemesine katkı koydu…

“Masa”yı yakından izleyenler; “zamana göre” yaşanan iniş-çıkışlara, bazen da durgunluklara şahit oldular.

Ben, Anastasiades’in; tanınmış bir AB üyesi devletin başı olarak daha çok “risk” alabileceğini, bu konuda iç siyasetteki muhalefet dışında ciddi bir sıkıntı yaşamadan bunu başarabileceğini düşündüm ve böyle bir beklenti içinde oldum.

Durumu; Sayın Akıncı’nın konumuna hiç benzemiyordu…

Yönettiği ülkede dikkate almak zorunda olduğu bir askeri güç yoktu… “Askeri bölgeler” yoktu… Yanıbaşında son sözü söyleyecek olan bir Türkiye yoktu…

Bazılarımız; Annan Planı’na “evet” deme cesaretini gösteren bu adamın “harikalar” yaratabileceğine bile inandılar…

Bu nedenle ona yüklenmektense, Sayın Akıncı’yı suçlamayı, hatta kendi liderlerini yerin dibine batırmayı “marifet” sayanlar bile oldu…

Akıncı ile başlayan yeni sürecin en belirgin özelliği, taraflar arasındaki “suçlama oyunu”nun sonlandırılmasıydı…

İki lider, başlangıçta birbirini suçlamamaya, kızdırmamaya, tahrik etmemeye, gücendirmemeye büyük önem verdiler…

Ancak günler geçip de üzerinde anlaşılan konularda bile ilerleme olmayınca Akıncı’nın “nazik” uyarıları dikkat çekmeye başladı…

Örneğin, mobil telefonlarla ilgili “mutabakat” Anastasiades’e takıldı… Herkes biliyor ki, “Evet” dese, sorun hemen çözülebilir…

Ama bir türlü, gerekli direktifi vermedi…

AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu, Rum Başkanı apaçık biçimde bu konuda “adım atmamakla” suçluyor, ama statüko içindeki “şahin”leri kırmamak adına kılını bile kıpırdatmıyor…

Öte yandan, Rum Ombudsmanı bile “Başkan emir verse hemen olur” demesine karşın, Türk cenaze arabasının Rum tarafından taşıma yapmasına bile izin verilmiyor…

Ticari araçların geçişleri de aynı biçimde sorun olmaya devam ediyor…

Teknik Komiteler’de çekilen sıkıntılar ise işin cabası…

Tabii örnekler çoğaltılabilir…

Düşünün bir kez… Anastasiades; İstanbul’daki BM zirvesini yakınlaşma için bir “fırsat”a dönüştürebilecekken bundan bir “kriz” üretti ve iç politikadaki “federasyon karşıtı” particiklere populistçe bir göz kırptı…

Bu da yetmezmiş gibi, “çözüm” konusunda katkısını sağlaması mümkün olan AKEL yerine,  “Enosisçi” olduğunu söyleyen bir partiyle işbirliği yaptı ve Meclis Başkanlığı’nı bu partiye verdi.

Bu girişimi; önümüzdeki çözümü değil, önümüzdeki seçimleri düşündüğünü gösteren önemli ikinci örnektir…

Trodos yangınında da Anastasiades, çözüm isteyen bir “lider” gibi davranmadı…

Hatta Anastasiades’in Türk tarafının yardım teklifini reddetmesi, geçen Cuma akşamı yayımlanan BM Genel Sekreteri Ban ki Moon’un yeni taslak ilerleme raporuna da girdi. Moon da Anastasiades gibi düşünmediğini apaçık biçimde gösterdi. Tabii Moon işbirliği yapılmamasını “kaçırılmış bir fırsat” olarak değerlendirince Pazar günü Anastasiades, EOKA töreninde “Moon’a yanlış bilgi verenlere” veryansın etti.

Geçenlerde “Omorfo olmazsa olmaz” şeklindeki beyanı ise, aslında bardağı taşıran son damla oldu…

Üstüne üstlük bir de “Bunu Mustafa’ya söyledim” diyerek popülizmin dik alasını yaptı.

Anastasiades’in kabul edilemez bir başka “mahalle politikacısı” uygulaması daha oldu bu süreçte…

Rum gazetecilerle sohbet toplantıları yaptı ve Akıncı’yı onlara “şikayet” etti.

Akıncı’nın federe devletlerin yetkileri konusunda “konfederasyona kaydığı” iddiası günlerce Rum gazetelerinde manşet oldu.

Oysa Türk tarafı sürecin başından beri; geçmişten farklı olarak “kırmızı çizgi” vurgulaması yapmaktan sürekli kaçınıyor… Bu konuda Türkiye’de bile bir “söylem” duyarlığı oluştu. En can alıcı “garantiler” konusunda bile TC’li yetkililer çok dikkatli konuşurken, Anastasiades, süreci berhava edici tahriklerde bulunuyor…

Tabii, ne yazıktır ki “ekibi” de öyle…

Sözcüsü, ikide bir masayı yönetmeye de kalkıyor… Gündemi önceden dilediği gibi açıklıyor… Emrivaki yaratmaya çalışıyor…

Örneğin bu ayki “hızlandırılmış” görüşmelerde “toprak” konusunun görüşüleceğini “oldubitti” tarzında toplumuna yayıyor…

Hem de, harita ve köy adları konuşulmaya başlanınca “çıngar çıkması” ihtimalini de gözardı ederek…

Oysa işin ucunda, referendum var. Yani yerinden edilecek olan 40-50 bin kişinin oyu var.

En sonunda, ya da her aşamada, Türkiye’nin yapması muhtemel “müdahale” var…

Ve şu ana kadarki dört başlıkta “uzlaşılanlar” Türkiye’yi, ya da en azından Türk tarafını “tatmin etmiş” gibi görünmüyor…

Yine de Türk tarafı “Bunlar yeterli değil” diyerek sorun yaratmaktan kaçınıyor, bu ayın en son toplantısında toprağı da bir “beyin cimnastiği” şeklinde konuşmayı reddetmiyor.

Kısacası; olası bir beşli konferansın hemen öncesinde ama “ardıcıl” görüşmelerle toprağı konuşmak ve bunu “sonuç alana kadar” sürdürmek akıl kârı değil mi?

İlla ki Türk tarafına “Elini sonuna kadar aç göreyim” demek kurnazca değil mi?

Ne yalan söyleyeyim, özellikle İstanbul yemek krizinden sonra Anastasiades’in nasıl da Akıncı’nın karşısına oturup “samimi” olabileceğini, hep merak ettim.

Görüşmelere “nitelik” getirdiği için, suçlama oyunlarına girmediği için, tabularla, kırmızı çizgilerle uğraşmadığı için, Anastasiades’in küslüklerine göğüs gerdiği için, gene de 2016 sonundan söz edebildiği için, Sayın Cumhurbaşkanı Akıncı’nın ayakkabıları içinde olmak kolay birşey olmasa gerek…