Bayram sabahı bisikletlerin peşinde…

0
102

Bugün bayramın ilk günü.

Dün de doğumgünümdü.

Ama ben dün gece de harıl harıl bir kitap okuyordum, bu sabah da aynısını yapmak için yataktan kalktım.

Bir film izleyecek, biraz kitap okuyacak, yağmurun kimlerin hayatını sekteye uğrattığına bakmadan, aldırışsız bir gün geçirecektim.

Tamamen kendime ait bir gün.

Biri boşalmış, ikisi hiç açılmamış üç şişe şampanyam var.

Dün, doğumgünüm şerefine tek başıma içtim birini.

Ama kalktığımdan beri üstümde bir ağırlık hissediyorum, beni kıpırtısız bırakıyor, havadan mı bilmem ama hangi kitaba elimi attımsa üç sayfa sonra bıraktım, okuyamadım, hiçbirini okumak istemedi içim.

Bayram geldi gelmesine ama gazetelerde hâlâ aynı can sıkıcı haberler, üç-dört güne kaza haberleri de başlar…

Gazeteleri de okuyamadım.

Biraz yürüdüm.

Kadıköy’ün ara sokakları da metruk, kimseler kalmamış, sanki bir kıyamet kopmuş da herkes biryerelere kaçmış, bir ben kaldım, bir ben gidemedim bir yere…

Çok sevdiğim yürümekten de sıkıldım.

Zamanı yönetemiyordum, neye uzansam devamını getiremiyor, geçen zamanı hiçbir şey yapamadan yitiriyordum.

Bir ara hınzırca bir fikir geldi aklıma, yıllardır yapmadığım bir şeyi yapıp bir porno film seyredeyim dedim, hem eğlenirim hem de zaman geçer.

Ama o da kendi başına izleyince keçiboynuzu gibi bir şey, ondan da vazgeçtim.

Müzik dinlemeye karar verdim ama aynı şarkıları dinlemek istemediğimi anında fark ettim, yenisine alışabilecek bir halet-i ruhiye içinde de değildim, o da bir işe yaramadı.

Evdeki okunmayı bekleyen kitap tomarından suya sabuna tirit bir şey aradım, yok, zaten öylesi kitaplar daha da sıkar beni.

Artık neredeyse bazı maçlar hariç karşısına hiç oturmadığım televizyonu açmaya karar verdim.

Bir şey yoktur ama en azından oyalanırım biraz diye düşündüm.

Umursamaz bir ceylan edasıyla kanallar arasında dolanmaya başladım.

Tarihçilikten vazgeçeli çok olmuş bir fesli şovmen Shakespeare’in “gizli bir Müslüman” olduğunu iddia ettikten sonra, “adı da Şeyh Pir’dir” demiş, bir an televizyonu kapatmayı düşündüysem de, bir güç yardım etti, bir sonraki kanala geçtim.

Bu sözü söyleyenin ciddiye alınmasına mı yoksa aradan geçen günlere rağmen hâlâ tartışılıyor olmasına mı üzülsem karar veremedim bir türlü, zaten bugün neye karar verebildim ki, üzüleceğim de emin değilim, galiba bu aptallığa sinirleniyorum.

Birkaç kanal sonra, bisiklet yarışını yakaladım, hem de Fransa Bisiklet Turu.

Hiç sevdiğim bir spor değil ama ekrana bir hareket getirdiği için karşısında kalakaldım, laf aramızda, bisiklete binmeyi bile bilmiyorum.

Bir yılkı sürüsü gibi ağaçların arasından son sürat geçiyordu bisikletçiler, insanlar yanlarından geçen sporculara çığlıklarla destek veriyor, bayrak sallayıp alkışlıyorlardı.

Yarışın anlatıcıları aralarında kimin kazanacağına dair bahse tutuştular, Cavendish diye birinden bahsediyorlar, herhalde o kazanacak.

Benim bu bisiklet yarışlarına dair bildiğim bir Lance Armstrong vardır, kansere yakalanmasına rağmen yarışları mucizevi bir şekilde kazanmaya devam etmişti, en azından biz öyle sanıyorduk, sonra dopingli çıkmıştı ve bendeki bisiklet alerjisinin daha da ilerlemesine sebep olmuştu.

Acaba bu geçtikleri yerler neresi diye düşünürken spikerlerden biri sanki hissedip bir açıklama yaptı.

“Limoges’a geliyorlar, yarış daha da eğlenceli bir hale gelecek.”

Birkaç yıl önce Nice’e gitmiştim, tam da bu zamanlar olmalı, her yerde bisiklet turuna dair birşeyler satılıyordu, dayanamayıp kendime bir şapkayla fincan almıştım, ikisi de sarı, üstlerinde birkaç farklı renkte mayolar.
İki farklı mantarla pişirilmiş bir omlet yemiştim.

Bu mevsimlerde ve sadece o bölgede çıkan iki çeşit mantar, şimdi gene çıkmıştır, ne de güzeldi…

Ben mantarları düşünürken bir anda kıyamet kopmaya başladı televizyonda, meğer son düzlüğe gelmişler, 55 kilometre hızla sürüyorlar bisikletlerini, omuz omuza, itişe kakışa, ben Cavendish’i arıyorum ama onun adı geçmiyor, Kittel mi, Coquard mı, Kittel, oh hayır Coquard, hayır hayır Kittel, hayır Coquard…

Ve, Kittel kazandı!

Ama öyle küçük bir farkla ki, aralarına sigara kâğıdı girmez…

Bizim spikerlerin Cavendish’i ise sekizinci!

Şimdi eski yarışlardan görüntüler başladı, onlara bakıyorum, sabahki bıkkınlık yerini Limoges’un yeşiline bırakırken bir yazı düşüyor önüme, “Le Tour” diye bir yazı, “bugün bayram” diye başlıyor, “bayram demek, sıkıcı konulara ara verme lüksüne sahip olmak demek.”

Bir çırpıda okuyorum.

“Dağlar, nehirler, ovalar, ormanlar gibi doğal güzelliklerin yanı sıra bir de şatolar, mabetler, manastırlar, şehirler, köyler görüyorsunuz yarışları izlerken. O doğanın güzelliğine uygun köylere, kasabalara imreniyorsunuz. Şatoların hala ilk günkü gibi ayakta olmasına, o kadar iyi korunmasına hayran kalıyorsunuz.

Hepsinin tarihini ve hikâyesini öğreniyorsunuz. Tabii eğer isterseniz niye Fransa’da o kadar çok şato var da Türkiye’de niye hiç yok diye merak edebilir, o şatoların bu iki ülkenin gelişimi ve kültürü arasında nasıl farklar yarattığını da düşünebilirsiniz.”

Sonu da benim gibiler için herhalde:

“Belki bir ara siz de bakarsınız, aranızdan bu yarışı sevecek birileri çıkabilir, en azından tatile gidemeyenler, ekranda muhteşem görüntüler arasında güzel bir tatil gezintisi yapma imkanına kavuşur.”

Oturup, “Şatolar ve sınıflar” diye ukala bir yazı yazmayı düşündüm; aristokratlar ile burjuvaları saraydan geçinmeli paşaların yapmak durumunda kaldığı hayratlarla kıyaslayacaktım.

Ondan da vazgeçtim.

Mutfağa gidip o sarı fincanı aldım, yetmedi şapkamı da taktım, güzel bir de kahve demledim, bayram ulan bugün, bu neyin kasveti!

Aynı koltuğa geçtim yeniden.

Var mı be benden daha iyi bisiklet seyircisi!

Bir sarı mayom eksik, onu da bisiklet sürmeyi öğrendiğimde alacağım inşallah.

Oooo, kendime şöyle bir bakıyorum da değme hayranda bu ekipman yoktur, benim aradığım meğerse bisiklet yarışıymış, ben fark edememişim yıllardır!

Bizim Şehir Aşkiyası Sezai Sarıoğlu’nun o çok sevdiğim dizeleri de üşüşüyor aklıma:

Çocuk evden kaçardı ve bisiklete binerdi

Bir bisikletle tüm çocuklar, barış’a firar ederdi

Kahve de şahane.

Bayram ulan bugün, bayram be!

Emekli albay gibi camın önünden gelip geçene bakıyorum, karşı apartmanın altındaki çaycıda iki kız sohbete dalmışlar, birinin saçı mor, ötekinin suyeşili, yan masadaki bir adamın pantolonu turuncu-lacivert çizgili, çıngıraklı bir kahkaha atıyorum.

Kendime gülüyorum, dışarısı cıvıl cıvılken bunu göremeyişime, saçma sapan şeylerle günü öldürüşüme, topunun anasını bir pula satamayışıma…

Herifçioğlu o çizgili pantolonun üstüne mürdüm rengi uyumsuz mu uyumsuz bir tişört giyip atmış kendini dışarı, bense hâlâ bir başına içilecek şampanyalar alıyorum…

Dün, eğer şampanyayı yalnız açıyorsan, kesinlikle patlatmadığını fark ettim.

Daha önce de çok şampanyalar açtım, o zaman sorarsın, “patlatayım mı?”

Bazen de sormaz, patlatıverirsin.

Bembeyaz köpükler akmaya başlar; fırtınalı bir denizin sahile vuran dalgaları gibi, bir şelalenin durdurulamaz akışı gibi, çılgın bir sevişmenin depremli sonu gibi.

Bir yandan da Limoges’u izliyorum televizyonda, breh breh, şimdi söylediler, ikiyüzotuz kilometreymiş bu etap, o yolları gösteriyor yeniden, işte helikopter kamerasına geçti, birazdan bir yamaca kurulmuş bir şato görmem işten değil!

Gözleri bozuk bir ihtiyar gibi yüzüm gözüm buruşmuş yaklaşıyorum televizyona ama yok, hüzünle dönüyorum koltuğa.

Biraz toparladım ama bugün kaderde “şato görmek” yok.

Olsun varsın, yarın da bayram.

Yarın izler miyim, izlersem de tamamına tahammül edebilir miyim bilmiyorum ama “bir bakacağıma” eminim.

Şu Cavendish ne yapacak acaba?

Belki bu kez kazanır.

Şapkamı çıkardım, fincanı salonun ortasında bıraktım.

Cavendish değil de bu şampanyaları ne yapacağım acaba?

Tüh, mor saçlı kızla yeşil saçlı kız da kalkıp gitmişler.

Onlar gider de ben gidemez miyim, ben de gidiyorum.

Doğrusu ya, firar ediyorum aslında.

Yazı yazacağım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here