Akordeon Fransa’dır (Fransa Yazıları I)

0
123

Vaktin biri, Selim İleri'ye akordeonu çok sevdiğim söyledim.

Sonra da ekledim:

"Bulgar göçmeni ailelerdir ya hep ve de çocuk, elinde bir kâğıt bardakla para ister ya…"

"Ben de çok severim akordeonu" dedi, "ama akordeon benim için Fransa'dır."

Aklım Kaldırım Serçesi'ne gitti, evet belki bir zamanlar öyleydi ama ya şimdi?

Hâlâ Fransa mıdır akordeon?

Colmar diye bir kasabadayım.

Rhein'in Fransa sınırında.

Her zamanki gibi kaybolmayı umarak bilmediğim sokaklara dalıyorum.

Bilmediğin yerlerde mutlaka seni bekleyen birşeyler vardır.

Ve en nihayetinde kayboldum.

Derken, kendimi esas gitmek istediğim yerlerden birinde buldum.

Gondola binip gezineceğim biraz.

"Küçük Venedik" dedikleri yerdeyim.

Aznavour diyor ya "Que c'est triste Venice", belki şöyle diyebilirim ben de ""Que c'est triste Petit Venice".

Nehrin adı "Pırasa".

Güya bir çiftçi, gene vaktin biri, çok ürün toplayıp satmaya götürürken batmış, çiftçinin akıbeti belirsiz -su, boğulunamayacak kadar sığ- ama hasadı döktüğünden nehir bu adı almış.

"Bebek" denilen ikiyüz yaşında bir ağaç var nehrin yanında, İkinci Napoleon oğluna dikmiş…

Sonra, II. Dünya Savaşı esnasında yapan ülkenin adıyla anılan Amerikan Köprüsü, hemen solunda Milyoner Meydanı.

Yarımsaat süren bir yolculuktayım.

Müthiş bir koku yayılıyordu incirin ağacının yanından geçerken, mavi panjurlarına kalpler oyulmuş bir ev vardı, ölü bir balık vurmuştu suyun üstüne ve bizi gezdiren rehber anlatıyordu:

"Almanlar buradayken evlerin sadece iki renge boyanmasına izin verdiler. Katolikler maviye, Protestanlar kırmızıya. Şimdi beyaz ve siyah hariç, bir de komşunuzun rengi, istediğiniz renkte boyatabiliyorsunuz."

Mavi panjurlu evin önünde gondolu yavaşlattı:

"Çok eskiden burada yalnız bir kız yaşarmış. Derken genç bir oğlana âşık olmuş ve onunla evlenmiş. Bu kalpler ona…"

Que c'est triste Petit Venice!

Gondoldan inip Bartholdi'nin doğduğu ve şimdi müzeye dönüştürülen evine gittim.

Bartholdi denince tabii Özgürlük Heykeli geliyor akla, zaten bir oda sırf buna ayrılmış, orada sanatçının eskizleri, fotoğrafları yer alıyor.

Birinci kattaki salonlardan birindeyse bir sergi vardı.

Bir resim gördüm, biraz "Munchyen" diyebiliriz belki, veda eden Yahudiler el sallıyorlardı, korkunç günlerin büyük acısı yansıyordu tablodan.

Durup biraz seyrettim o tabloyu.

Dışarda kıyamet kopuyordu.

Altı amatör, büyük bir orkestraymışçasına çalıyor çalıyorlardı.

Bir Toscanello yaktım.

Derin bir nefes, olağanüstüydü performansları, CD'lerini aldım.

Meydandaki Şehir Kütüphanesi'nde "Doğu'ya Yolculuk, 1500-1900" adlı bir fotoğraf sergisi açılmıştı.

Ortadoğu'nun bitmek tükenmek bilmez acıları senelere meydan okuyordu insanların gözlerinde.

Schwendi Çeşmesi'nin karşısında çok küçük bir şarap fuarı başlamıştı.

Ete gelen arı gibi ben de o fuara dadandım.

Alsace şarapları içiyorum.

Şarap içip yazı yazıyorum.

Tatlı olmayan ama çok meyvemsi bir aromaya sahip Muscat, bir de köpüklü roze.

Bir akordeoncu Şostakoviç'ten valsler çalıyor.

Birkaç güvercin, Hintli dansözler gibi başlarını bir öne bir geriye götürerek yem aranıyorlar, her şeyi üst üste giymiş bir evsiz dans ediyor ve de bir çift öpüşüyor dakikalarca.

"Tranquille" bir şekilde yudumluyorum içkimi.

Hava çok sıcak, her an çarpılabilirim.

Twitter: @bilgehanucak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here