Akademinin son günü

0
234

Kaç zaman önceydi hatırlamıyorum, çocuktum, belki ergenliğe bile girmemiştim, annemle beraber Fethiye’de hayatımın ilk “mavi yolculuğuna” çıkmıştık.
İlk günün gecesiydi, güvertedeki şezlonglardan birine uzanmış gökyüzüne bakıyordum.
Sonra birden yerimden fırladım, “anne” dedim, “anne bak, çok yüksekten bir uçak geçiyor.”
Dedem pilot olduğundan gökyüzünde hareket eden hiçbir şeyi onsuz düşünemezdim.
Bir şey uçuyorsa dedem uçuruyordur; yoksa nasıl uçabilir ki?
Annem, “uçak değil o” dedi, “yıldız kayıyor.”
Çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.
Benim kitaplarda, çizgifilmlerde gördüğüm şey gerçek miydi?
Yıldızlar gerçekten hareket ediyorlar mıydı?
“Gerçekten mi?” diye sordum.
Ama onun gerçek olmasını da çok istiyordum.
Dönünce sınıftaki herkese “ben kuyrukluyıldız gördüm” diye anlatacaktım.
Anlattım mı anlatmadım mı hatırlamıyorum ama ilk kuyrukluyıldızı gördüğüm anı hiç unutmadım.
Dün, yaklaşık yirmi sene sonra, yeni bir yıldızın kayışını izledim.
Bu kez gökyüzünde değil, sınıftaydı.
Bülent Somay’ın son dersiydi ve ben de oradaydım.
Bülent Somay deyip de geçmemek lazım, şu titre bakın: “İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Bölüm Başkanı”.
Allah Allah!
Postkolonyal Teoriye Giriş’ti ders ve son sözlerini söylediğinde bütün sınıf onu alkışlamaya başladı, şimşekli gökgürültülü bir tayfunmuşçasına büyüdü alkışlar ve kimseye sormadım ama, sanıyorum onların boğazı da düğümlendi.
Veda etmekten oldum olası nefret ettiğim için “son balkon sohbetine” kalmadım.
Sadece “It’s a farewell but not goodbye” dedim, bir seferinde “şimdilik gidiyorum” diye çevirmiştim, ikincisinde değiştirmiştim, “ayrılsak da beraberiz”.
Eh, benim içimde de yer yer eski bir derebeyi yaşadığından pek öyle uluorta duygulanmam.
Bu sefer de süreyi uzatmak istemedim ama biliyordum ki o “şimdilik gidiyordu” ve en nihayetinde “ayrılsak da beraber” olmayacak mıydık?
Karasafram daha derse girmeden fokurdamaya başlamıştı aslında ama dersi bitirişi, alkışlar…
Ve, anneannemin meşhur sözü, “onlar kendilerini kurtarır, olan gene sana olur.”
Oldu da.
Evde, eski sevgilime kavuşmuşçasına büyük bir hasretle sarıldım viski şişesine.
Bir, iki, üç…
Sehpanın üstünde tuttuğum ders notları açık, öylece karıştırıyorum sayfalarını.
Madam Ursula’yı görüyorum, başrolde Freud, arkada Jung, piyanoda Said, “şu yoksa şu vardır” diye masalar arasında dolaşan çokça sakallı adam her yerde, Benedict Anderson, Peter Sellers’la beraber…
Zaten Lacan diye biri yok -“kadınlar” var ama.
Bütün nehirler taşıyor benim için bu gece.
Bütün ışıklar sönüyor.
Bütün medeniyetler bitiyor.
Bütün yapraklar dökülüyor.
Bir tek müzik var, bir de zifiri karanlık.
Beş…
“Çocuklar” diyor Bülent Somay bir yerden, “döveceğim ha” diyor sonra, “benim eski bir Bolşevik olduğumu unutuyorlar.”
Dönüp onu görme umuduyla salona bakıyorum.
Meğer kimse kalmamış.
Sadece Işıl Yücesoy, bangır bangır.
“Yolun sonu hüzünlü bir gülüştür / Ayrılık zamanı kayıp bir eylüldür”.
Camdan dışarı bakıyorum.
Yıldızları kim toplamış?
Bu kaçıncı kadeh?