Ah, Ayvalık…

0
110

 

Benim gibi İstanbul’un sarı sıcağında gündüzleri çalışıp akşamları roman yazarak temmuz ayını geçirenler tatil fotoğrafları görmekten hiç mi hiç hazzetmezler.

Ah, dersin, şimdi ne güzeldir Bodrum…

Çeşme, Ayvalık, Antalya fark etmez aslında, tatil olsun da ucunda…

Hele bir de sağlığın yerindeyse, sevdiklerin varsa yanında, güzel bir sofraya oturuyorsan akşamları ve bir de dert etmiyorsan memleketin geleceğinden başka bir şeyi…

Daha ne istersin.

Romantik yaz yağmurlarının gökten ip ip yağdığı, hem yatak odasının bütün camlarını açtığım hem de ince bir örtüyle uyuduğum bu temmuz gecelerini hayatımın en unutulmaz geceleri kabul edeceğim herhalde.

Doğum günüm bu ayın dördündeydi ama daha önemlisi yazdığım ilk romanı ben bu ayda bitirdim.

Gece simsiyah inmiş, karşımdaki çınar ağacının yaprakları kıpırdamakla kıpırdamamak arasında flörtöz bir kız gibi kararsız, sağda solda kitaplar, okunup kenara kaldırılmamış gazeteler, romanın basılmış kimi bölümleri ve hiç durmamacasına çalan şarkılar…

Birkaç kadeh de içki mutlaka.

Soğuk şişelerde bira, buzlu viski, belki Yunan rakısı, belki asidi yüksek bir beyaz şarap, nadiren olsa da şampanya…

Duvarlarda Peppinodi Capri yankılanıyor “Roberta” ile, Anne-Marie David geliyor arkasından “Tu Te Reconnaitres”, devamında Jean-François Michael “Adieu Jolie Candy” ve hiç bitmemecesine Leonard Cohen söylüyor: “Dance Me ToTheEnd Of Love”.

Ve, tabii ki Charles Aznavour, tabii ki Piaf, tabii ki Jacques Brel.

İçkiden değil müzikten hafif bir sarhoşluk yayılır içine.

Romanı bu sarhoşlukla yazarsın bütün gece.

Son paragraf aklında yatarsın, sabah dönünce yazdıklarını okur, kimi cümlelerini değiştirir, bazılarını büyük mahcubiyet içinde çok beğenir de “aferin be bana” dersin kimseye duyurmadan.

Yoksa çekilmez olur geceler bu İstanbul’un sıcağında.

Kadehler boşaldıkça sayfalar dolmaya başlar.

Bir cumartesi akşamı, tanıdığın arkadaşlarının hepsi tatil yaparken sen salonda çalışıyorsundur, sabahın ilk ışıkları sokakları aydınlatırken girersin yatağa.

Sokakta bir koşturmaca vardır, namaza yetişenlerin ayak seslerine tatillerinden dönenlerin parke taşı üstünde valizleriyle çıkardığı gürültüler karışır.

Bir araba geçer son hızıyla caddeden.

Devamı yoktur, uykunun dipsiz boşluğuna yuvarlanırsın.

Sabah gene bir kahve demlersin kendine, kokusu yayılırken paspastan gazeteleri alırsın içeri.
Hafif bir kahvaltı; birkaç zeytin, bir parça peynir, belki de çabucak yapıldığından makyajsız bir kadına benzeyen dağınık bir omlet.

Eğer günlerden pazarsa doğrudan romana oturur dün yazdıklarını gözden geçirirsin.

Sevdiğin insanlar tatildedir.

Ulan, dersin şimdi ne güzeldir Bodrum…

Çeşme, Ayvalık, Antalya…

Deniz isteğiyle dökülür kelimeler ağzından.

Çaresiz dönersin çalışmaya.

Her şeyi bırakıp sahile atarsın kendini kimi geceleri.

Yürürsün, ama bilirsin ki yürüdükçe sonu gelmez adımlarının.

Fenerbahçe Parkı’nda işveli bir kirpiyle karşılaşınca ışıldar gözlerin; unutursun Bodrum’u da, Çeşme’yi de, Ayvalık’ı da…

Tatilin huzurunu, o kirpinin çiçeklerin arasında salına salına yürürken çıkardığı hışırtıda bulursun.

Deniz, gökyüzüyle birleşmiştir; uzakta Adalar’ın ışıkları yanar.

Caddebostan’da bilirsin ki şenlik vardır; sere serpe uzandıkları çimde öpüşen gençler, efkârlı içtikleri biraya sigaralarını katık eden âşıklar, gecenin geç bir saati olmasına rağmen koşanlar, köpeklerini gezdirenler, darbuka çalan küçük çocuklar, kokoreççi Murat, seyyar market görevi gören emekli adamlar, çöpten cam toplayan delikanlılar…

Dönersin eve.

Roman bekliyordur.

Sana bu yazıyı yazdıran fotoğrafa bir kez daha bakarsın.

Sevgili Şahin Hoca, arkadaşları Seyfettin Gürsel ve Ayhan Aktar’la denizde yüzüyor.

Of, dersin şimdi ne güzeldir Ayvalık…

Sağlığın yerindedir, akşam oldu mu sevdiklerinle birlikte güzel bir sofraya oturur, başlarsın memleketin geleceğini konuşmaya…

Deniz kokar, tatil kokar yediklerin; boğazından inerken rakının ilk yudumu “ne güzel memleket” dersin etrafına bakarak, “denizi bir başka güzel, yemekleri bir başka; bir de şu gündemin sıkıcılığı olmasa…”

İstanbul’un yakıcı sıcağında, sevdiğin üç insanın tatiline imrenirsin.

Sabah gazeteyi alıp okumaya başladığında onun köşesini “ah” dersin yeniden, “şimdi ne güzeldir Ayvalık…”

 

NOT: Başta sevgili Şahin Alpay Hocama, fotoğrafı Facebook’a yükleyerek bu yazıyı yazmama vesile olan Ayhan Aktar’a ve hiç tanışmadığım halde çok iyi bir okuyucusu olduğum Seyfettin Gürsel’e iyi tatiller diliyorum. Gündüzleri sarı sıcak, geceleri nemden yapış yapış İstanbul’dan… Büyük kıskançlıkla!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here