Açık tımarhaneye doğru…

0
52

Üniversitenin ardından ilk iş yerimde, daha hayatla tanışmadığım günlerdi. Görüntüde çok muhabbetli izlenimi veren patronum ile eşi ayrılınca, “neden” diye sormuştum saf saf. “Diş macununun kapağını açık bıraktığım için” yanıtını alınca, afallamıştım. Ne demek istediğini anlamam yıllarımı aldı, o da halâ her karşılaşmamızda nükteli bir şekilde anlatmaya devam ediyor saflığımı.

Vahim bir trafik kazasının tetiklemesiyle günlerden beri ülke eylemlerle sarsılıyor. Uzun süreden beri kitleleri sokaklara dökemeyen, yönetim kurulları düzeyindeki eylemlerle sınırlı kalan sendikalar, kitlesel ve enerjisi yüksek eylemler düzenliyor son günlerde. Belki tarihte ilk kez, liseli gençlik sokaklarda. “Eylem ruhu” olmayan sendikalar, örgütler bile rüzgâra karşı duramıyor, eylemlere katılmak “zorunda” kalıyor. Sessizliği ve tavırsızlığıyla ünlü iş çevreleri “ses verme” ihtiyacı hissediyor.

Bugüne kadar onlarca benzer vahim kazaya benzer refleks verilmezken, şimdi ne oldu da herkes sokakta!
Günlerdir devam eden eylemlerin ana sloganı “kış saati” ve trafik kazalarına “önlem” talebi. Buna; hükümetin, daha doğrusu gölge Başbakan Serdar Denktaş’ın “saat ayarı” ile birlikte, mesai saatleriyle ilgili gerekçe de eklenmiş durumda.

Oysa herkes biliyor ki, kış saatiyle ilgili talep uygulansa, karanlıkta değil gün doğumuyla servise binilse de trafik kazaları devam edecek. Sürücünün, insan faktörünün ana unsur olduğunu bilmeyen yok.

Kazanın meydana geldiği güzergâhı, dağ yolunu çok iyi bilenlerdenim. Virajını, taşını, kayasını bildiğim bir bölge. Yıllarca her gün araba kullandım aynı yolda. Ve kazanın olduğu yerde defalarca kaza atlattım; ben gibi birçok sürücü de. Çünkü taşocağından çıkan yüklü kamyonlar her seferinde, günün her saatinde serseri mayın gibi.

Dağ yolu, birçok yol gibi tehlikelerle dolu. Aracı yoldan savuracak kadar tehlikeli bir yol.

Yine herkes biliyor ki, yarım saatlik mesai düzenlemesi “normal şartlarda” mantıksız değil. Planla, programla, koordinasyon ve organizasyonla tabii ki…

Demek ki artık “isyan” için bir kıvılcım yetiyor. Buralarda da, dünyada da bu böyle. Taksim’de ağaçların kesilmesi, “gezi direnişi” adıyla Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş bir direnişe neden olabiliyor mesela.
İnsanlar bir kazanın tetiklemesiyle düzensizliğe, sistemsizliğe, kuralsızlığa, adaletsizliğe, çözümsüzlüğe, Türkiye ile “entegre” ilişkilere isyan ediyor. Bu topraklarda en fazla da iradesizliğe, otorite boşluğuna ve yönetim beceriksizliğine…

Nitekim “sin da gülle geçsin” geleneksel tavrıyla günlerden beri ses vermeyen; hükümet sözcülüğünü günübirlik, plansız ve programsız, karşısındaki kitleye göre şekillenen açıklamalarıyla Yardımcısı Serdar Denktaş’a devreden Başbakan Özgürgün’ün tavırsızlığı da bu gerekçelerin ne kadar doğru olduğunun göstergesi.

Eylem gerekçeleri haklı veya haksız; bir yönetim bu kadar mı sessiz kalır!

Dairelerde üretim yok, işler yürümüyor; okullarda ders yok, gençler sokaklarda… Mesai saatlerinde karmaşa; okullarda hem 8’de, hem 8.30’da zil çalıyor. Ülkeyi kim yönetiyor belli değil. Ve tıs yok…

Kaza ve saat karmaşasında gündem olamayan petrol fiyatlarındaki artış ve dövizin çıldırmasıyla birlikte elektrik fiyatlarına zam, uçak biletlerinden su fiyatlarına her alanda tüm hayatın pahalılanması kapıda. “Saat” ve “mesai” taleplerine bile yanıt veremeyen yönetim, bu sorunların altından nasıl kalkacak!

Yıllardan beri ülkenin Kıbrıs sorunundan önce en temel sorununu oluşturan yönetim beceriksizliği, otorite zafiyeti tavan yapmış durumda. Her alanda, her konuda. Yollarda, okulda, dairede, çevrede… Başta en baştakiler, herkes işi dışında her işi yapıyor. Hiçbir konuda otorite yok.

Karmaşa, ülkeyi kimin yönettiği konusundaki belirsizlik;  trafiği teröristler diyarı haline getirdiği gibi, bu küçücük coğrafyayı da açık tımarhane durumuna sokar.

Biriktire biriktire öyle bir noktaya gelirsiniz ki bir ağaç kesildiği için iç savaş çıkar veya diş macunu kapağı açık kaldığından boşanma olur…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here