18 Ocak 2017

GAZETE360 YAZARLARI / Mete HATAY

Mete HATAY

Kapsamlı Çözüm Beklentisi ve Rehine Sorunlar...



“Ne olacak bu Maraş’ın hali ?” diye sordu bir Mağusalı arkadaşım. “Siz ne olmasını istiyorsunuz?” diyerek karşı bir soruyla yanıtladım onu.

Derin bir ah çektikten sonra, küçüklüğünden beri dikenli tellerle çevrili, bir zamanların rüya şehrinin, nasıl herkesin gözü önünde çürüdüğünü anlattı bana.

İki hafta önce yaptığı basın açıklamasında, Mağusa İnisiyatifinden Serdar Atai’nin de tarif ettiği gibi , “Her geçen gün biraz daha çürüyen bir cesetle yaşamanın” iç bunaltıcı halini anlatmaya çalıştı bana. Ayrıca, çürümenin sadece kapalı Maraş bölgesiyle kalmayıp tüm Mağusa’ya sirayet ettiğini ileri sürdü.

“Liman’a bakınız, ne kadar bakımsız, her şey paslanmış, limanın suyu o kadar sığlaştı ki, yakında demir atacak gemi bile bulamayacağız” diye serzenişte bulundu.

Arkadaşım, Downer’in Türkiye seyahatiyle ilgili basına düşen haberleri okumuş ve morali bozulmuştu.

Türk tarafı, Maraş’ı, bir pazarlık aracı olarak “Kapsamlı” bir çözüm planı bulununcaya kadar kapalı bir halde tutmaya devam edeceğinin sinyallerini veriyordu.

Aynı günlerde bir Maraş göçmeni olan arkadaşım Yorgos da Maraş’ın açılmayacağına ilişkin yetkililerin açıklamalarını duymuş ve yıkılmıştı. Ama o, Türkiye yerine Anastasiades’e veryansın ediyordu. Ona göre, ilk açıklamaların aksine Anastasiates, kapalı Maraş’ın Ercan ve limanlar karşılığında açılması önerisi yerine, Maraş’ın önkoşulsuz iadesi istencini Türkiye’ye iletmişti. Bu da Türkiye’nin Maraş konusunu rafa kaldırmasına neden olmuştu.

“Bu konuda anlaşmaya o kadar yakındık ki” diye söylenerek Rum tarafını suçlamaya devam etti, “Bizi başkalarının beklentileri için rehin tutuyorlar, bıktık artık bu şekilde kullanılmaktan” diye ekledi.

Yaklaşık altı aydan beridir ve özellikle Rum tarafındaki liderliğin değişmesinden sonra Maraş’ın açılması konusu gündemi işgal etmeye başlamıştır. Birçok kişi değişik senaryolarla Maraş’ın açılmasının yaratacağı “olumlu” domino etkisinden söz etmektedir.

Benim en beğendiğim pozitif senaryoya göre; “Maraş’ın Rum sakinlerine iadesi karşılığında, Mağusa Limanı ve Ercan’ın konumu yeniden düzenlenecektir. Bu da Avrupa Birliği’nin 2004 yılında aldığı doğrudan ticaret kararının yerine getirilmesi anlamına gelecektir.

Böyle bir durumun gerçekleşmesi durumunda ise,Türkiye kendi limanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti bandıralı gemi ve uçaklarına açacaktır. Bunu yapmakla Türkiye, Ankara Protokolü’nün gereğini yerine getirecek ve Brüksel’in devamlı surette Türkiye’nin katılım görüşmeleri sürecinde öne çıkarttığı “en büyük bahanesi” de ortadan kalkacaktır.

AB, sekiz yıldır kapalı tuttuğu bazı Başlıkları açmak zorunda kalacak ve Türkiye’nin yeniden AB yolunda ilerlemesine ivme katacaktır. Diğer yandan, atılacak bu tür adımlarla, Türkiye’de son beş yıldır yükselen AB karşıtı güvensizlik ortamı yerini daha olumlu bir havaya bırakacaktır.

Ayrıca, Maraş’ın açılması, Rum tarafındaki ekonomik krizin giderilmesine de katkıda bulunacak ve yeniden imar edilmiş Maraş’ın yaratacağı ekonomik sinerji Mağusa’nın Türk bölgelerine kadar sirayet edecektir.

Maraş’ı ziyaret edecek turistlerin eski surlariçi dahil olmak üzere, Mağusa’nın Türk bölgesine yapacakları katkıyı tahayyül etmek için iyi bir ekonomist olmaya da gerek yoktur.

Buna ek olarak, Avrupa’nın üçüncü büyük filosuna sahip Kıbrıs Rum denizciliği, her biri birer turizm, ticaret ve enerji merkezine (hub) dönüşmüş Türkiye’nin deniz ve hava limanlarını kullanmaya başlayacaktır.  Bu da onların irtifa kaybeden ulaşım ve taşımacılık sektörlerine büyük katkı sağlayacaktır.

Herkesin bildiği “kazan, kazan” teorisi tam da böylesi durumları açıklamak için kullanılmaktadır.

Kıbrıs sorununun bir an evvel bir çözüme ulaşması, birçoğumuzun nihai amacını teşkil etmekle birlikte, bu hedef için çalışırken, bazı fırsatların da göz ardı edilmemesi gerektiğine inananlardanım.

Kıbrıs sorunu, başladığı günden bugüne çok değişmiş ve farklı hallere dönüşmüştür. Hatta, artık tek bir “Kıbrıs Sorunu’nun” varlığından bile söz edemeyiz. Sorulduğunda, herkesin önceliğini ayrı bir “Kıbrıs Sorunu’nun” teşkil ettiğini görebiliriz.

Evine özlem duyan bir göçmenin beklentisi ile, hiçbir zaman yerinden edilmemiş bir kişinin beklentisi farklıdır.

Bu da doğaldır.

İş veya ticaret insanlarının önceliği nasıl çalışanlardan veya memurlardan farklı ise, 1974 öncesini hatırlayanlarla yirmili yaşlardaki bir gencin beklentileri de farklı olabilmektedir.

Aynı zamanda, şu an içinde bulunduğumuz çözümsüzlük ortamı da herkesi farklı farklı etkilemektedir.

Doğrudur, gerek Türkiye’deki barış karşıtı kesimler gerekse adadaki çözümsüzlük yanlıları büyük oranda bulunduğumuz bu ortamdan beslenmektedir, fakat bazen iyi niyetli bir şekilde bazen ise sinik bir şekilde seslendirilen “kapsamlı çözüme kadar hiç bir şey yapılamaz” veya “çözüm olmadan hiç bir şey olmaz” mantalitesi de aynı oranda rahatsızlık duyulan bu çıkmazı beslemektedir.

Bu tür düşünce mantığı, adadaki günlük hayatı dönüştürecek her adımı veya çabayı sanki “Büyük Çözüme” engel teşkil edecek diye engellemekte veya rehin tutmak istemektedir. 

Türkiye ile yoğun mesai, müzakere ve gerekirse mücadele gerektirecek, demokratikleşme, polisin sivile bağlanması, asker sayısının indirilmesi, Marunîlerin köylerine dönmeleri, bazı askeri köylerin boşaltılması ve anayasa değişikliği yanında; adanın kültürel mirası kapsamındaki, daha çok lokal inisiyatiflerle yapılabilecek, kiliselerin tamir edilmesi veya ibadete açılması gibi küçük açılımlar bile zaman zaman aynı nedenden dolayı engellenebilmektedir.

Ayrıca, bizim bu çözülmemiş “ Büyük Sorunumuz’dan” dolayı, Kıbrıslı birçok siyasetçinin, çevre felaketi, cinsiyet ayrımcılığı, insan hakları ihlalleri, adil olmayan paylaşım, kamu reformu, eğitim, fırsat eşitsizliği, haksız rekabet ve sağlık sisteminin kokuşmuşluğu gibi konuları hep ikincil unsurlar olarak ele aldıklarını iddia edersek, fazla yanılmış olmayız her halde.

Sonuç olarak geldiğimiz aşamada, tek bir Kıbrıs sorunu olmadığı gibi, birçok alanda değişik Kıbrıs sorunlarıyla ve çevre felaketleri gibi günlük sorunlarla da uğraşmak zorundayız.  Onun için, yaratılacak parçalı çözümler, bütünlüklü çözüme ulaşmamıza engel değil, aksine, bu “Büyük” sorunu kompartımanlara ayırıp daha kolay bir şekilde çözmemize yardımcı olacaktır.

Tüm kompartımanlar aynı ray hattı üzerinde seyahat ettiğinden sonuç olarak da gidilecek istasyon bellidir.

O da ortak kaçınılmaz hedefimiz olan Barış’tır. 

Maraş’ın iadesi gibi güven artırıcı önlemler (bence yeni hükümetimiz bir an evvel Türkiye’yi ve Güney Kıbrıs’ı bu konuda ikna etmek için çalışmalar başlatmalıdır), Marunîlerin köylerine dönüşü gibi tek taraflı açılımlar veya parçalı çözüm çalışmaları, kapsamlı çözüme bir engel değil, aksine adadaki sürdürülebilir barış çabalarına umduğumuzdan daha fazla bir dinamizm katacaktır.


Bu makale 1393 kez okundu.


MAKALEYE YORUM YAZ
YAZARIN ÇOK OKUNULAN MAKALELERİ


DÖVİZ
DOLAR ALIŞ: 2,97 TL SATIŞ: 3,02 TL
STERLIN ALIŞ: 3,91 TL SATIŞ: 3,97 TL
EURO ALIŞ: 3,31 TL SATIŞ: 3,37 TL
KUR HESAPLAYICISI
=
© 2013 GAZETE360.COM - Tüm içerik GAZETE360.com'a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

Baba Bilgisayar